Öykü /DAĞLARIN PİRİ BİLGE DERWİŞ / Kasım Koç

Firik Dedenin anısına.

Gün perdesi aralanmak üzereydi. Semayı bir tül gibi kaplayan pembe bulutları içine alıp gökyüzünü kapatan kara bulutlar aşağılara doğru süzülerek karanlığa gömdü dağları.

Sonra ani bir elektrik akımıyla aydınlandı ortalık ve dağları çatlatan bir gürleme duyuldu bulutlardan. Yağmur damlaları önce tane tane sonra rüzgâr gücüyle serpiştirilerek düşüyordu toprağa.
Yazdan sonra ilk yağmurunu emen toprağın kokusu süzüldü pencerelerden içeriye. Kuzeyden gelen rüzgâr, yağmuru bir süre serpiştirdikten sonra koşar adımlarla alıp götürdü bulutları güneye doğru. Gökyüzünün çıplak yüzü göründü böylece. Beyaz bulutlar yeniden parçalar halinde dolanmaya başladı.

Sonbahar yağmuru çiselediğinde içi ürpermişti Yaşlı Bilge’nin. Her zaman oturduğu pencere önündeki yerden seyre durmuştu dağları.
Sazına davranacağı an dağlara gömülü sise takıldı bakışları. Gelin tacına benzetti dağın sivri ucunu, yağmuru da gelinin gözyaşıyla eş tuttu. Sonbahar gelmişti artık. İçi titriyordu. İç dünyasında yaşadıklarının olağan şeyler olmadığı belliydi. En son ne zaman böylesi duygularla dolduğunu düşündü. Uzun yıllar olmuştu. Ürperdi yeniden. Kendisindeki bu değişimi hayra yormaya çalıştı.


Dağların gelinliği olan sis giderek bulut rengine dönüşmeye başlayarak aşağı vadileri tamamen kapatmış, görüş mesafesi bir süngü kadar azalmıştı. Dağların sivri uçlarının silüeti bir görünüyor bir kayboluyordu. Gökten âdeta kovayla dökülürcesine yağan yağmurun ritmi yükseldikçe görüş mesafesi daha bir azalıyordu. Bir ceviz ağacının gövdesinin çatırdayışını duydu Yaşlı Bilge. İçindeki huzur iyice kaçmıştı artık. Bu sisten dumanı dağıtmak için üç telli bağlamasının tellerine dokunduğunda gök bir kez daha gürledi. Fazla bir zaman geçmeden kesildi yağmur. Derelerden akıp giden yağmur suyunun şırıltısı gelip dokunuyordu bağlamanın teline. Sis biraz olsun hafiflemiş, güneşin sonbahardaki yatay ışınları sisin içerisinden süzülüp akmaya başlamıştı pencereden içeriye.


Güneş ışınları Yaşlı Bilge’nin aksakalına düştüğünde, iki ayrı dünya gibi duran iki ayrı düşünce kemirmeye başladı içini. Duyguları kabarmış, yüreği kaynayan kazana dönmüştü. Hayra yormaya çalıştıysa da beceremedi. Dara düşen dervişlerin sazıyla coştu. Üç telden çıkan melodiye uyarak mırıldanmaya başladı: “Efendim efendim, aşıxlar derdine derman efendim.”
Bağlamanın gövdesini bacağı ile sağ kolunun arasında sıkıca kavramıştı. İnce uzun kemikli parmakları telleri sertçe okşamaya başlar başlamaz hep kapanırdı gözleri, şimdi de öyle olmuştu. Gözleri kapalı, kafasını kaldırmadan, uzun ince parmaklarıyla telleri dövmeye devam etti.
“… Sultan felek çark eylemiş döner/ kimi üstten göçer, kimi konar/ bazı ahmak dünya benim diye sanar/ öyle sanar ki benim yâri dünyanın…”
Ortadan yarılıp penceresinin önüne düşen asırlık ceviz ve dut ağacının gürültüsünü duyar gibi oldu yeniden. Gözlerini araladığında camın kırılmış aralığından G3 silahının kendisine doğrultulmuş olduğunu gördü. Silahın arkasındaki mavi bereli iki çift gözle göz göze geldi. Mavi berelinin tetikteki parmağı titriyordu. Yaşlı Bilge yeniden yumdu gözlerini. Sis dağlara çekilip saklandı, bulutlar kayboldu semada.
“… bir zamanlar Köroğlu meydana çıktı
nice kalelerin burcunu yıktı
öyle koçyiğitleri toprağa soktu
hiç yoktur namusu arı dünyanın…”
“Baba yeter, kuşatmışlar etrafımızı. Bir ara ver sazına, sözüne,” dedi bir ses. Gözlerini tekrar araladığında, karakaşlı, kara gözlü oğlu Behzat’ın odanın orta yerinde öylece durduğunu gördü. Bağlamasını kenara bıraktı, sakalını sıvazlayarak baktı oğluna.
Sakinliği ve derin derin düşünüşünden ötürü Behzat’a karşı bir başka sevgi besliyordu.
“Bütün karanlıklar kötüdür, oğul. Ömrüm boyunca şafağa secde etmem bu sebepledir. Çünkü seher vakti ilk ışığın habercisidir ve ışıkta leke yoktur,” dedi.
Pencereden kendisine çevrili namluya çevirdi bakışlarını, sustu.



Evin çevresi ve etrafındaki tepeler mavi bereliler tarafından çevrilmişti. Sararan renkler içerisindeki bu mavi renk, su yüzüne çıkmış yağ gibi görünüyordu. İçlerinden, kafasındaki bereyi askeri palaskasına takmış ince uzun boylu olan, kapıya doğru yöneldi. İçeri girmeden çevresine baktı. Gözlerindeki ateş, belindeki tabancası, elindeki G3 silahı ve çamurlu botlarıyla girdi içeri. Çamurlu botlarının, arkasında izler bırakmasının sevincini yaşıyordu adeta.
Bakışlarını Yaşlı Bilge’de sabitleştirip, “Ben Türk ordusunun şerefli yüzbaşılarından Aytekin İçmez. Gerçi namım da şanım da var elbet, arkamda iz bıraktığım, bana lakap taktığınız Kulaksız Yüzbaşı benim,” dedi.
Yaşlı Bilge’nin yaşadığı depremlerin nedeni şimdi anlaşılıyordu. Üzerinde gezinenin eşiğine gelenlerin kötü olduğunu biliyordu artık.
“Güneşin utanıp ağladığı vakitler oldu bu topraklarda,” dedi kendi kendine.
Pencereden kendisine doğrultulan silahın namlusuna düşen güneş ışınlarına çevirdi bakışlarını. Ani bir hareketle oğluna döndü;
“Bilir misin oğul, toprak evlerimizin kapıları neden hep güneşe açılır? Bu bir tesadüf müdür sence? Unutma ki, Dersim’in bütün ulu ağaçları gövdelerinde hep yer açmıştır bize. Dağlarımızsa mazlumun sığınağıydı,” dedi. Göz göze geldiği oğlunda görmek istediği ışığı görüp sevindi.
“Bırak bu anlamsız lafları ihtiyar! Biz buraya bu dağları teröristlerden temizleyip vatanı korumak için geldik. Terörist arıyoruz anlayacağın!” diyerek tersledi onu Kulaksız.
“Bir zamanlar da yine kendi toprağımızda bizler birer haydut, birer şaki olmuştuk. Şimdi de kelime değişmiş ‘terörist’ olmuşuz,” diye karşılık Verdi Yaşlı Bilge.
Karşısında böyle korkmadan duran bu kişi, yaşlı biri değil de eşkıyaların başıymış gibi gelmişti Kulaksız’a. Bir eşkıya başı dahi kendinden bu kadar emin konuşamaz karşımda diye düşündü. Bir şey diyecek gibi olduysa da, sinirden titreyen dudakları buna mani oldu.
O sırada, “Oturun, yorulmuşsunuz bir çay koyayım, yorgunluğunuzu alır,” diyerek girdi içeri Ekber.
“Benim dedem de sizin çayınızı içmedi, ben de içmem!” deyip dışarı çıktı Kulaksız.
Ayaklarındaki çamur, evin toprak zemini üzerinde ezilerek iz bıraktı.
“Bunların çayında benim dedemin kanı var. Bu dağları gördükçe aklıma dedem geliyor,” dedi yanındaki emirerine.
Dört haneden oluşan evler didik didik arandıktan sonra, köylüleri bir araya toplayan askerler, Kulaksız Yüzbaşı’nın talimatıyla ellerini arkadan kelepçeleyip dağlara doğru dipçiklerin önüne verdiler Behzat’ı. Askeri potinlerin çıkardığı rap rap sesleri köy evlerinin camlarını dökecek gibi sarsıntı yaratıyordu. Henüz evlerin ardında kaybolmadan peşlerinden, “Kardeşimi nereye götürüyorsunuz?” diyerek yetişen ağabeyi Ekber’in çığlığı, Behzat’ı arkadan seyretmekten başka bir şey yapamamanın acısıyla ağlayan savunmasız köylülerin bedenlerinde pare pare oldu. Ekber’in de ellerini arkadan bağlayıp Hülükuşağı’na bağlı Kale Deresi mezrasını artlarına alıp, yönlerini Hozat’a doğru çevirdiler. Ölüm kusan silahların namlularının altında ağır adımlarla dağlara doğru yürürken, koyuldukları yol boyunda, dallarında kalan son yaprakları dökmemek için direnircesine duran meşe ağaçlarına baktı Behzat. Babası Firik Dede’nin sesini duyar gibi oldu.
“… efendim efendim canım efendim/ Ben senin kulunam sen benim sultanım/ Yüzün şems-i kamer, gözlerin nurdur/ Aynı hilale benzer kaşların/ On sekiz bin âlem hüsniyem kuldur/ Lebin kevseri durdur düşleri …”
Yaşlı Bilge’nin sazının tınıları ile nefesinden süzülen sözlerin kendileri için olduğunu anlayan iki kardeş göz göze geldi. Gülümsedi Behzat Ağabeyine.
Bir süre gittikten sonra aniden durup Behzat’a dönerek, “Buradan öteye iki şey var Behzat: Biri mezar, diğeriyse ikimizin de zengin olup birlikte büyük kentlerde ya da mavi denizin sahil kumlarında yaşayacağımız bir hayat. Zengin olmak da ölmek de senin elinde,” diyen Kulaksız Yüzbaşı’ya, “Ben okuluma devam etmek, öğretmen olmak istiyorum,” diyerek cevap verdi Behzat. İkisinin de gözlerinden, kendilerine olan güven ve kararlılık okunuyordu.

Henüz köy sınırları içerisindeydiler. Şafak vakti yağan yağmurla ıslanan kuru dağ kekiğinin kokusu duyuluyordu. Toprak nemliydi hâlâ. Yukarıdan akıp gelen pınarın suyuna düşen güneş ışığıyla ışıldıyordu su. Askerlerin bakışlarını pınara doğru dikmesinden faydalanan Behzat, karşı dağda yoldaşlarının barınağının bulunduğu yöne doğru çevirdi bakışlarını. Bulduğu kısacık zamanda dağın her karesini dikkatle tararken bir anda heyecanla kaynadı içi. Oradaydılar. Uykuda değillerdi. Askeri hareketliliği fark edip mevzi almışlardı. Askerlerin dağınık ve rastgele yürüyüşlerinden nokta yerini bilmediklerini ve Behzat’ın yerlerini ele vermediğini anlamışlardı. En genç yoldaşlarının bu tutumu gururlandırmıştı onları. Yoldaşlarının orada oluşları güven vermişti Behzat’a. Fakat bir yandan da, tesadüfen de olsa mavi berelilerle karşı karşıya geldiklerinde neler yaşanacağını düşünüyordu. Ani bir refleksle öne eğdi başını.
Öğle vakti olmuş, güneş tepelerine kadar yükselmişti. Gökyüzüne tırmanırcasına yukarı doğru uzanan dağın yamacından vadiye doğru indiler. Yüzlerce askerin dağdaki yürüyüşlerini izledi Behzat. Elleri tetikte sessizce yürüyen bu askerler, birazdan sararan yaprakların üzerine sıçrayacak olan kanın ihtimalinin yarattığı huzursuzluğu taşıyorlardı sessizliklerinde. Bir kayanın dibinde ya da bir orman komunun içerisinde mevzilenenlerin silahlarından yükselecek mermi seslerinin korkusuyla yürüyorlardı. Karşı karşıya geldiklerinde, bu sağır, dilsiz dağa aynı anda binlerce mermi saplanacaktı.
Kendisinin ölüme hazır olup olmadığını düşündü, yüreğini dinledi. Kendisinden o kadar emindi ki toprağa daha bir güvenle basmaya başladı. Ölümden korkmayan cesaretini, onu tanıyan herkesin bildiği Behzat’ın boynunu büken, birlikte getirdikleri ağabeyi Ekber’di. Kulaksız Yüzbaşı’nın namını, zalimliğini herkes gibi o da biliyordu. Çatışma çıkması durumunda nelerin yaşanabileceği üzerine kafasını kurcalayan sorularından kurtardı kendisini. Yaşanması gereken neyse yaşanacaktı, payına da razıydı.
Babasının üç telli bağlamasının tınılarını taşıyan rüzgâra kulak verdi. Bileğindeki kelepçenin soğukluğunu unuttu.

“… Seni sevenlerin içinde can içinde cansın/ Âşıklar katredir sen ummanısın/ Gönül bir gemidir sen dümenisin/ Yelken açmak ister bu dervişlerin.”

1938’i görmüş yaşamış bir bilge, geleceği rahatlıkla görebiliyordu. Geminin dümeninin başında önceleri başkaları vardı, şimdiyse sıra oğlu Behzat’taydı. Sınanan bir tarihle karşı karşıyaydı Behzat. Bu dağda kopacak olan fırtınada alabora mı olacaktı gemi, yoksa mürettebatının zayiat almadan okyanustaki yolculuğuna devam edebilmesini sağlayabilecek miydi? Kendisini bekleyen zor bir sınav olduğunun farkında ve bilincindeydi. Başını gökyüzüne çevirdi. Pamuksu pembe bulutlar görünmüyordu, çıplaktı gökyüzü. Türlü özlemlerle kaplandı içi. Elleri kelepçeli, yüzlerce silahın namlusunun altında özgürlüğe dair ne varsa özlenirdi. Namlu uçlarında taşınan ölüm ile namluların çevrildiği göğüste taşınan yaşam soluğu arasında, yaşamaya olan tutkuya dair ne varsa özlenirdi.

Kulaksız’ın talimatıyla dağın yamacından koşarak gelen mavi bereliler derede konaklar gibi vaziyet aldı. “Ateş yakın, fazla da duman çıkarmayın!” diye uyardı Kulaksız. Etraflarında yükselen koca dağlara göz gezdirdi Behzat. Ilık sonbahar rüzgârı dağlarda daha bir serinlemişti. Üşümüş olabileceklerini düşündüğü bütün bu askerler önce çadır açacak, sonra da taştan evler yapıp hepten buralara yerleşeceklermiş gibi geldi ona.
Askerler ateş yakma işiyle uğraşırken kendisine dönüp, “Barınağın yerini senin bildiğini, onların ilaç, kitap ve tüm kış ihtiyaçlarını da senin temin ettiğini biliyorum Behzat. Belki de şimdi bizi izliyorlardır, gelsinler de alsınlar seni elimden!” diyen Kulaksız’a, “Bunlar bir iftiradan ibaret. Ben ne barınak bilirim ne de gerilla görmüşüm,” diye kısaca yanıt verdi Behzat. Kulaksız’ınki bir tahminden ibaret olsa da dağa sığınanların, olabilecek herhangi bir operasyon durumuna karşı en ince ayrıntısına kadar düşünüp kendisinin organize ettiği kış üslenme barınağının yakınlarından kendilerini izlediğini biliyordu Behzat.
Çevresindeki askerlere bakıp kullanacağı kelimeleri biraz daha seçerek konuşma gereksinimini duyan Kulaksız, bir müddet Behzat’ın hareketlerini dikkatle izledikten sonra, “Beni bilirsin, kendimi sana övmeme gerek yok. Elime kim geçmişse bugüne kadar hepsi horoz gibi ötmüştür,” diyerek kendini övmeye başladı. Behzat ise, Vartinik’te esir düşüp Amed zindanında Demirci Kawa’nın ateşini kuşanan Kasketli’nin parça parça edilişi, onun sır vermeyen ruhunun düşüne dalmıştı. Düşüncelere daldığı sırada Kulaksız’ın, “Benim dedemi de siz öldürdünüz 1938’de!” dediğini duyunca cevap verme ihtiyacı duydu.

“Bizim dedelerimiz gelip sizin tarlanızda dedeni vurmadı ki!” dedi. Burun deliklerinden alevler çıkmaya başlayan Kulaksız, “Söyle bakalım, sen devletten mi yanasın, yoksa eşkıyadan mı?” diye sorunca, “Ben mazlumdan yanayım,” dedi Behzat sakin bir ses tonuyla.
Etrafında bir daire çizerek döndü Kulaksız. Önce çevresine bakınıp gökyüzünden süzülüp gelen güneşe çevirdi kafasını, sonra dağların zirvelerinin en uç noktasında sabitleştirdi bakışlarını. Orman komuna doğru birkaç adım attı, kararsız kalıp tekrar gelip Behzat’ın burnunun ucunda durup, “Bak Behzat, biz bu devletin bekası için buradayız. Dağda gezen eşkıyaları korumak bu devletin öğretmen adayına yakışmaz, yanlış yoldasın!” dedi. Behzat’ın cevabını bekledi. Beklediği yanıt gelmeyince, “Beni farklı bir yönteme zorunlu bırakma. Sana namus sözü veriyorum ki seni ve aileni korumaya alacağız. Kimliklerinizi dahi yeniden çıkarıp tüm can güvenliğinizi sağlayacağız. Devlet size maaş da bağlayacak,” diye ekledi.

Gökyüzüne uzanan dağların arasındaki sessizlik Kulaksız’ı huzursuz ediyordu. Bugün bu ıssız dağların ortasında elleri kelepçeli olan bu gencin, bu kendinden büyük tavırları onu çaresiz bırakmakla kalmıyor, aynı zamanda emrindeki yüzlerce askerin karşısında kendisini küçük düşürüyordu. O askerler ki bir emriyle dağları ateşe vermeye hazırlardı. Böyle bir kudrete sahip olan kendisine kafa tutarak, askerlerinin karşısında küçülmesine neden olmanın vermiş olduğu öfkeyle, “Konuş Behzatt!” diye bağırdı.

Behzat’tan ses yoktu. Bu kez sesini biraz yumuşatıp devam etti: “Bak Behzat, senin kılına dahi dokunmak istemiyorum ama ben biliyorum ki şu an bu koca dağın bağrında saklanan eşkıyaların yerini biliyorsun ve bana söylemiyorsun. Beni zıvanadan çıkaran da budur. Onların saklandıkları yeri söylemeni istiyorum. Bu benim bir asker olarak ne kadar görevimse senin de vatandaşlık görevindir. Konuş. Bak ilk defa birine konuşması için yalvarıyorum!” dedi.

Dağlar susmuş, mavi berelilerse on yedi yaşlarındaki bu genç ile komutanları arasındaki konuşmaya kulak kesilmişlerdi. Behzat, ‘Konuşacak bir şey yok!’ anlamında kafasını sallayınca, “Dağda saklanan eşkıyalar gelsin de seni kurtarsın o zaman. Bunu ağaca bağlayın!” diye talimat verdi Kulaksız. İki kardeşi, yaprakları yarı dökülmüş meşe ağacına bağladılar.
Gözlerine akın eden kanın yarattığı ağrıyla etrafında bir tur attı Kulaksız. Dağların korkunç gizemini taradı gözleriyle, sessizliğini dinledi. Birkaç adım uzaklaşıp askerin kalçasının üzerinde sallanan kasaturayı alıp, şaşkınlıktan gözleri büyüyen mavi berelilerin ve Ekber’in gözleri önünde yanan ateş közünün içerisine yarısına kadar sokup bıraktı. Birazdan yapabileceklerinin sabırsızlığıyla ovuşturduğu ellerini arkasında bağlayıp kendi etrafında dönmeye devam etti.

Behzat’ın başı bir ara göğsüne düştü. Derin düşüncelere daldığı zamanlardaki haliydi bu. Fazla sürmeden kafasını kaldırıp gök kubbeye dikti bakışlarını. Mavi okyanuslara dönüşen semada tek bulut parçacığı görünmüyordu. Ateşi söndürecek olan su damlalarını, sabah kovayla boşalırcasına zamansızca dökülen yağmuru aradı bakışlarıyla.
“Behzat, sen çok mu cesursun yoksa çok mu kör? Düşünüyorum da bir anlam veremiyorum,” dedi Kulaksız. Cevap vermedi Behzat. Bakışlarını dağın yamacındaki kayalığa ve sık ormana dikip devam etti konuşmasına Kulaksız. “Bak, eğer barınağın yerini söylemezsen seni elimden kimse alamaz. Ciğerlerini bu ateşin üzerinde sote yaparım,” dedi. “Hani nerede, kuru sıkı sloganlarınızı ne zaman atacaksın? İntikamının alınacağını mı sanıyorsun, yoksa o gazete parçalarında yazılan yazılara mı güveniyorsun?” Etrafında yarım daire çizip, “Konuş ulannn!” diye bağırdı. “Bunların liderleri de işkencede öldürüldü komutanım. On yıl geçti. Kim aldı intikamını?” dedi rütbeli mavi berelilerden biri. Kendisinden izin alınmadan konuşulmasına kızacağı beklenen Kulaksız, “Evet evet… Sizin liderinizin intikamı da orta yerde duruyor,” diyerek destekledi onu.
“Bu dağlar dilsizdir, konuşmazlar ama burada yaşananları tarih yazar, kaydeder. Kimse tarihin önünden kaçamaz,” dedi Behzat. İki kardeş göz göze geldiler. ‘Ne olursun kötü şeyler konuşma!’ der gibi kendisine bakan Ekber’e, ‘Bu işin sonu zaten ölüm olacak!’ dercesine baktı Behzat.
Kulaksız alaycı ve titrek bir kahkaha bırakarak, “Tarih seni bilmeyecek Behzat. Bak, tarih benim dedemi kahraman, senin dedeni de vatana ihanet eden bir şaki olarak yazdı,” dedi.
“Senin dediğin devletin yazdığı resmi tarihtir. Ama benim okuduğum kitaplarda devletin yazdıklarının tersi yazıyordu,” dedi Behzat. Tüm yaşananların dilden dile efsaneleşerek belleklerde ve tarih sayfalarında canlı kalmasını sağlayan bir kültür vardı Dersim dağlarında. Daha önce yaşanan acılar gibi burada yaşananların da unutulmayacağını bilmenin huzuru vardı Behzat’ta.

“Demek ki senin okuduğun tarih başka yazıyor ha!” diyerek bir hışımla koşup ateşte şekil alan demiri alarak Behzat’ın göğsünün ortasına bir bıçak darbesiyle indirdi Kulaksız. Göğsünden yükselen yanık kokusu ile çığlıklar birbirine karıştı. Nefesi kesildi, gözleri karardı, boynu göğsüne düştü. Sonra tekrar kaldırdı başını, dağlara sığınan gözlerle göz göze geldi.
Çılgına dönmüştü Kulaksız. Bu heybetli dağın gölgesinde Behzat’ı konuşturmak için bir çare bulamıyordu, “Ayaklarını ateşe sokun!” diye talimat verdi köpürerek. Dört mavi berelinin zoruyla alevlerin içine koyuldu ayakları. Kızaran et kokusu ve yükselen çığlık sesleri vadiden semaya doğru uzanarak dağın zirvesini aştı. Alevlerin ayaklarını eritmeye başlamasıyla çığlıklar içinde var gücüyle çırpındı Behzat. Mavi berelilerin de ateşten nasibini almasından olacak ki ateşten alıp yeniden ağaca bağladılar.

Ekber ise bir yandan bağlı olduğu ağacı sarsarak, “Onu bırakın, beni öldürün!” diye feryat ediyor, bir yandan da bu acımasız duruma müdahale etmesi için kafasını gökyüzü boşluğuna kaldırıp dualar ediyordu. O anda dağdan kopacak bir kayanın altında kalıp ölmeyi diliyordu. Ya da bir kurşun sıksalardı, o an belki de dünyanın en huzurlu insanı olacaktı.
Kendini bir ara toparlayınca gözleri ateşteki kasaturalara takıldı Behzat’ın. Demir demini almış, kızgın alevler içerisinde renklenmiş, şekil alması için örse ve çekice ihtiyacı vardı. Kulaksız’ın, kasaturaları kavradığı gibi birini Behzat’ın suratında, diğerini ise zorla açılan kurumak üzere olan ağzında söndürmesiyle yeniden çığlıklar yükseldi ve bayıldı Behzat.
Bir süre sonra kendine geldiğinde, ayaklarındaki yanıklara baktı. Göğsüne düşen kafasını kaldırdı yeniden. Dağ etrafında dönüyordu. Babasının sesi düştü kulaklarına. Onun nasıl acı çekeceğini düşünüp içi titredi.
“… Seni sevenlerin içinde can içinde cansın/ Âşıklar katredir sen ummanısın/ Gönül bir gemidir sen dümenisin/ Yelken açmak ister bu dervişlerin…”
Son bir kere daha başını kaldırıp asi dağların zirvesine bakmak için zorladı kendini Behzat. Kara kaşları yanan ormanı andırıyordu. Gözlerindeki kararlı bakışları duruydu. Kendi canından da çok kıymetli gördüğü insanları korumadaki bu kararlılığın karşısında Kulaksız Yüzbaşı ve mavi bereliler çaresiz kalmışlardı. Bu çaresizliği gördü Behzat. Son kez dağlara sığınanlarla göz göze geldi. “Benden buraya kadar. Hayat kısa oldu ancak devam edenler elbette olacak. Hoşça kalın. Sizleri kavgamın kızgın ateşinde pişen yüreğimle öperim!” diyerek veda etti onlara.


Ateşte renk alan kasaturaları söndürecek yer kalmayınca, arkadan saplanan kurşunla kan kızılına boyandı Behzat’ın kararan bedeni.
Barınaktan çıkıp mevzilenen gerillaların hemen karşısındaki kayalığa Pepuk Kuşu kanatlanıp kondu. Dersim’in dertli kuşu öttü de öttü. “Pepo! Keko! Kamkist? Mikist. Pepo! Keko! (Kim vurdu? Ben vurdum. Kim sebep oldu? Ben sebep oldum.)” Bir insanın sebebiyet verdiği acıları konuşarak değil, sözlerini öterek dile getiriyordu. Behzat, ateş içerisinde yüreğinin yanması pahasına sakladığı dava arkadaşlarının yerlerini söylemedi. Onları kendisinden de çok sevdiğini koruyarak ispatlamıştı. Pepuk kuşunun yaktığı ağıtı da, seyreden bu Partizan komutanın tavrınaydı.


Behzat, güneşe uzanan bir turna sürüsünün hayalini kurmayı son kez denedi. Artık hayalini kurmakta çok zorlanıyordu. Son seçebildikleriyle derin bir sonsuzluğa daldı. Bir turna sürüsü gelip kondu Behzat’ın yanı başına. Birer birer onun alnından öptüler. “Biz, 7 Ocak 1943’te Hiroşima’da doğan Sadako Sasaki’nin turna sürüsüyüz,” dediler. Ateşin içerisinde dövülerek çelikleşen Behzat’ı kanatlarının arasına alıp yükseldiler, güneşin doğduğu dağlara doğru…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Binler sosyal adaletsizlik ve ırkçılığı protesto etti

Pts Eyl 6 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Published on Eylül 5th, 20210 Binler sosyal adaletsizlik ve ırkçılığı protesto etti Almanya’nın başkenti Berlin’de düzenlenen gösteride sosyal adaletsizlik ve ırkçılık protesto edildi. “Dayanışma içinde adil toplum” sloganıyla, 300’den fazla derneğin desteklediği “#unteilbar” adlı inisiyatif tarafından gerçekleştirilen gösteriye binlerce kişi katıldı. Tarihi Brandenburg Kapısı ile […]

Kategoriler


Translate »