Günü ve Geleceği Kazanmak İçin Sınıf Bilinci

Halk ekmeğe muhtaçken, AKP-MHP faşist bloğu tarafından gerçekler ters yüz edilerek medya illüzyonuyla her şeyin güllük gülistanlık olduğu şeklinde sunulması, toplumsal gerçekleri ortadan kaldırmıyor. Çünkü nesnel gerçekler, parti ve bireylerin iradesine bağlı olmadığı gibi büyülü sözlerden de etkilenmezler. Varsın “dünyada yaşanan liderlik boşluğunun Türkiye tarafından doldurulduğu”, “uyuyan dev uyandı”, “gerek bölgede, gerek dünyada oyun kurucuyuz” gibi propagandayla, etrafının düşmanlarla çevrili olduğu teziyle işlenen Türk milliyetçiliğiyle, toplumsal gerçeklerin üstü örtülmeye çalışılsın. Milyonlarca emekçinin yoksulluğu ve açlığı, sayıları sürekli artan milyonlarca işsizler ordusu gizlenemez. Bir yandan “oyun kurucu güç” olduğu tezi öte yandan toplumsal tepkilere dönüşebilecek etkenleri zayıflatmak gayesiyle ortaya konulan en iyi örneklerden biri olacak AKP ortağı MHP’nin “askıda ekmek” kampanyası arasındaki dramatik zıtlık milliyetçi, ırkçı, yayılmacı ideolojik manüplasyonun toplumsal gerçeklik karşısındaki çaresizliğini gizleyememiştir, gizleyemiyor.

Gerçek şudur: Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da halkın azımsanamayacak bir kesimi kuru ekmeğe muhtaçtır. Bir avuç zengin kapitalist elit katman ise servetlerine yeni servet katmış, dünya güzellikleri emirlerine amade zevk-i sefa içinde yaşamaktadırlar. Elbette ezen bu sömürücü sınıf ve onların siyasi temsilcileri hükümet açısından “her şey yolunda” ve şikayeti gerektirecek bir durum yoktur. Fakat üreten, çalışırken ölen, sakatlanan, bedeninin bir parçasını yitiren, artı değerin üreticisi işçi sınıfı açısından bu sistemin iyi bir tarafı yoktur. Bu anlamıyla Türkiye’de kapitalistler sınıfının durumu ne kadar iyiyse, işçi sınıfının durumu bir o kadar kötüdür. Mevcut üretim tarzı ve ilişkileri egemen oldukça ve sistem devam ettikçe işçi ile işveren, sömüren ve sömürülenler arasında eşitlik olmayacak; yoksulların sayısı devamlı artacaktır. Kapitalist sönürü çarkı derinleştikçe işsizler ordusu büyüyecek emek gücü daha kötü şartlarda yaşamaya zorlanacaktır. Dünyada olduğu gibi Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da da düzen tarafından idare edilemeyecek boyutta kendisini besleyecek olanaklar elinden alındığı için ve üretim dışına atıldığından yardım almadan kendisini besleyemeyecek durumda olan emekçi kitlesi daha da büyümektedir. Somut durumdan anlaşılacağı üzere burjuvazi toplumun sırtından atılması gereken kamburdur. Bu taşınamaz kambur kimler tarafından ve nasıl atılacağı meselesi ise kavranması gereken en önemli meseledir.

Hakları için, kötü koşulların iyileştirilmesi için direnen işçilere, sermayenin talanına karşı toprağını, suyunu, tarihini korumaya çalışan emekçi köylüye, polis/asker saldırmaktadır. Çünkü devlet sömürenlerin devletidir; işçiyi sermayeye karşı korumak için değil, işçi sınıfına karşı sermayeyi ve egemenlerin devletinin korunması için vardır.

Gözlerini, bacaklarını, kollarını, ciğerlerini, ellerini kaybetmiş maden işçilerinin ödenmeyen tazminat haklarını istemeye kalkışması sırasında polis, jandarmanın engelli, her bir tarafı sakat işçileri nasıl gaza boğduğu, coplayıp yerlerde sürükledikleri, gözaltına aldığı, tehdit edildikleri gerçeği hafızalardan silinmemeli, unutulmamalıdır. Sadece belli iyileştirmelerin yapılması ve yahut gasp edilen hakların kazanılması, sınırlı bir düşünceyle (ki buda gerekli ve küçümsenemez) değil, işçilerin sınıf bilinciyle direnmesi tayin edici önemdedir.

Hatırlayalım; Sona ve Ermenek’ten ödenmeyen tazminat hakları için Ankara’ya yürüyüş başlatan Uyar Maden işçilerinin önü polis-jandarma barikatlarıyla ve şiddetiyle kesildiğinde, direnenler adına ve işçilerin gerçekliği, Bağımsız Maden-İş Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu tarafından şöyle dillendirilmişti: “Biz derdimizi millete anlatacağız dedik. Çünkü başka başvuracağımız makam kalmadı. Bu mücadeleyi kazanana kadar da vazgeçmeyeceğiz. İşçinin gözünü, parmağını, kolunu koparanlar, ciğerini çürütenler, işçinin kıdemine, ihbarına, maaşına, primine çöküp bundan servet biriktirenler karşısında biz yasa tanımayız. Eğer devlet buna göz yumuyorsa, bu tür adamları koruyorsa bizde direniriz.”

İşçiler genel olarak kendilerini sömüren ve perişan edenlerin farkındadır. Bu sınıf iç güdüsü genel bir durumdur.

Güçlü ve kararlı bir direnişi vurgulayan, haklarını alabilmek için kendi gücünü kullanmaya karar verme iradesinin yansıtılması, keza işçinin yok edilmesi, çürütülmesi üzerinden servet biriktirenlerin olduğu gerçeğinin kavrandığını gösteren ibareler önemli fakat henüz servet biriktirenlerin korunması tutumunun sömürü devletinin genel ve esas niteliği olduğu gerçeğinin ayırdına varılmadığının aynı konuşmada anlaşılmasını sağlayan ifadeler ise genel olarak Türkiye’de işçilerin sınıf bilincini edinememelerinden ileri geldiğini göstermesi bakımından önemsenmeli. Sınıf bilinci yoksa işçiler ne kadar sert muharebelere girip (ki bu muharebeler aynı zamanda sınıf bilinci okullarıdır) çeşitli düzeyde ekonomik talepler kabul ettirilse de, geçici olan bu iyileştirmeler ücretli emek gücünün sermayenin sömürüsünden kurtuluşu sonucunu getirmez, işçinin kendisi için var olduğunu da göstermez. Proleterler ancak sınıf bilincini elde ettiğinde ve kendisini sömürenlerin iktidarının yıkılması ve yerine proletaryanın iktidarının kurulması uğruna girişilen sınıf mücadelesine adım attığında, bu büyük mücadelenin bir parçası, bir neferi haline geldiğinde işçi kendisi için var olur. Geleceğin kazanılması somut şartlarda ve anda yürütülen sınıf mücadelesine bağlıdır.

Marksist, Leninist, Maoistler daima işçilere, işverenlere karşı, yada hükümete karşı girişilmesi ve kazanılması gereken birçok hakları olduğunu ve bu mücadeleden asla geri durulmaması gerektiğini söylerler, ama aynı zamanda bununla yetinmeden esasta iktidarın proletarya tarafından kazanılması uğruna sınıf mücadelesi içinde büyük ve tayin edici muharebelere hazırlanmaları, geçici kazanımlara kanmamaları, mevcut devlet iktidarının gerici faşist sönürücü niteliğini gizlemeye çalışan düzenin korunması için her yola başvuran burjuva politikacılara ve genel olarak düzenden hiç bir beklenti içinde olmamaları gerektiğini de söylerler. Sınıf bilinci elde etmiş proleterlerin komünist hareketi hiç bir biçimde çeşitli muhalefet partilerine benzemez, benzetilemez. Çünkü komünist sınıf mücadelesinin neferi her proleter, ezen ve sömüren sınıfların devlet düzeninin yok edilmesi için mücadele ederler. Bu anlamda kaba bir biçimde göze soka soka “işçicilik” görüntüsüyle işçilerin ekonomik taleplerinin dışına çıkmayan, sınıf bilinci ve sınıf mücadelesinden hiç söz etmeyen, sınıf mücadelesini ise sadece işçilerin ekonomik ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi mücadelesi olarak sunan ekonomizm ve onunla bütünleşmiş oportünist siyasal çizgilerin, kesinlikle proletaryanın devrimci sınıf mücadelesi siyasi ve politik çizgisiyle hiç alakası yoktur.

K. Marks, F. Engels’in “Komünist Manifesto”da belirttiği “Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadar ki tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler” ilkesel tutumuyla açık ve net sınıf bilinciyle proletarya arasında toplumsal gerçeklerin olduğu gibi açıklanması ve amacın açık ve net olduğu kararlı çalışmalara işçi sınıfımızın duyduğu ihtiyaç apaçıktır. Egemen sınıflar devrim mücadelesinin gelişmesinden korktukları için mevcut çürümüş düzenin yıkılması için gerçekleri sınıf kardeşlerine açıkladıkları, birleşip mücadele etmelerini sağlamaya çalıştıklarından komünistler kurşunların hedefi olmakta, ömür boyu tutulmak üzere hapishanelere konulmaktadırlar. Bir çok ülkede ulusal, dinsel, demokratik hakları için mücadele eden kesimlerde baskıya uğrar, öldürülebilirler, öldürülüyorlar ama bunların hiç biri burjuva toplumun yıkılmasını istemez, yalnızca komünistler her yerde kapitalist sömürücü düzenin yıkılmasını istedikleri ve bu amaçla mücadele ettikleri için en şiddetli saldırılara maruz kalırlar.

Belirttiğimiz gibi Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da iktisadi, siyasi ve toplumsal şartlar oldukça zor ama öte yandan örgütlenmek için aynı zorlu şartlar devrimci olanaklar sunmaktadır, tabiki yararlanmasını bilenlere…

AKP-MHP faşist bloğu, yüzde 95’i halktan toplanmış vergilerden oluşan devletin mali gücünü, burjuvazinin emrine sunup halka ise “her şey yolunda” demeye devam etsin.

Ama atanamadığı için intihar eden öğretmenlerimizin; okul masraflarını karşılamak için işçiliğe adım atıp çalışırken kapitalistin kârı için can veren, yokluk ve yoksulluk sarmalına hapsedilmiş öğrencilerimizin.

İş bulamadığı için mafyanın kucağına düşen, uyuşturucuya, fuhuşa, her türden suça süreklenen ve geleceği karartılan halk gençliğimizin;

Devlet vergisiyle sermaye çıkarına sömürülen, pahalı sanayi ürünleri karşısında, ucuz tarım ürünleriyle geçinemez duruma getirilen ve toprağı terk ederek kırdaki yoksulluğuyla kente taşınan, kalanların ise daha da yoksullaştığı emekçi köylülerimizin;

Aşağılanan, küçümsenen, ev işleriyle ömrü tükenen, aynı işi yapmasına rağmen eşit ücret alamayan, cinsel bir meta olarak bedeni pazarlanan, şiddete uğrayan, tecavüz edilen, öldürülen ve bu canavarlıkları yapanların devlet tarafından korunması nedeniyle can güvenliği olmayan bir yaşama mahkum edilmiş her yıl yüzlercesi öldürülen kadınlarımız;

Çalışırken ölüp giden, açlık ve perişanlık içinde yaşamını insanca sürdürmeye yetmeyecek kadar ücretle çalışmak zorunda kalan, işsiz kalma korkusundan kurtulamayan, gözleri, kolu, bacağı, ciğeri sökülüp alınan, her yıl 1500 ile 2000 işçinin daha fazla kâr uğruna iş cinayetiyle toprak altına gömüldüğü vahşi sömürü altında olan işçi sınıfımızın;

Savaşla boyun eğdirilmek istenen, acıyla ve ölümle sınanan, kemiği delip geçen yoksullukla terbiye edilmek istenen, bağımsızlık hakkına pranga vurulmuş ve kölelik dayatılan, yasaklı dilinde çığlıklar ve ağıtlar yükselen Kürt ulusunun;

Eşit görülemeyen ve saygı gösterilmeyen dil, kültür, eğitim haklarını geliştirme ve kullanma özgürlüğü elinden alınmış, baskı altında olan tüm azınlık milliyetlerin; din ve inanç özgürlüğü kullanamayan baskı altında olan farklı din ve inançlardan toplulukların durumu, halklarımız için neredeyse hiç bir şeyin iyi ve yolunda olmadığını göstermektedir.

Evet tüm bunlar ve sayamadığımız birçok olgu, egemen sınıfların faşist diktatörlüğüne karşı halklarımızın çok kararlı sınıf mücadelesi yürütmesi gerektiğini gösteren toplumsal gerçeklerdir. Halk için koşulları çekilmez kılan, egemen sömürücü sınıftan işçi sınıfı için kurtuluş beklenemez, aksine “Komünist Manifesto”nun son cümlesinde belirttiği gibi, “Proleterlerin, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.” İşlerin, tüm emekçi halk yığınları için yoluna koyulması kazanılacak dünyaya ulaşılması için bugün dağınık, güçsüz olan, ama buna rağmen komünistler tarafından ısrarla savunulan ve uygulanması gayreti ortaya konulan, iktidarın kazanılması hedefli sınıf mücadelesine, Türkiye ve Kuzey Kürdistan proletaryasının katılması ve kendi kızıl orak çekiçli bayrağını yükseltmesi dışında bir çözüm yolu yoktur.

Bununla beraber, proletaryanın sınıf çıkarlarını terk eden, onlar adına mücadele yürüttüğünü iddia eden ama ideolojik yozlaşmaya kapı aralayan ve tüm değerlerin üzerinden silindir gibi geçen, bitmişliğini başka yerlere yumruk sallayarak gidermeye çalışanların yaratmış olduğu sessizliğe, “üç-beş kişiden” oluşan koronun, mevcut enstrümanlarla tutturacağı ritim ve çıkaracağı sesler ile bu ideolojik yozlaşmaya ve çürümeye de merhem olunabileceği akıllarda tutulmalıdır.

Bugün güçsüz olabiliriz, ama tutarlıca ve kararlılıkla çalışırsak yarın bizimle olacak milyonların engin denizine çok daha erken varabiliriz. Unutulmasın bugünün değerini yaratanlar geleceğinde yaratıcıları ve sahipleridirler.

Editor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

EYLÜL HÜZÜNLÜ BİR EZGİDİR | Fetih Doğan Koç 

Çar Eyl 22 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Hüzünlü bir mevsimin başlangıcıdır Eylül, sararan yaprakların ilk savruluşu, hani sıcacık tınların düştüğü anlar oluyor ya, sürgünlerin acısı sızladığı anlar, hafif yağmurun döküldüğü günler. Eylül, hazan mevsimin de yağmalanmış yüreklerin adıdır. *** Sarı-sıcak hüzün şarkıların adı, Sürgüne düşenyüreklerin özlemi, Şiirlerin derin yarasıdır Eylül. Eylül, kardeşe hasretin adıdır. Anneden ayrılığın ölümsancısıdır, sevgiliye özlem acısı, ve görünmiyeninderin acıların ötesidir. Bazen hüzünlü bir isyan oluyor, bazen nefesiz bir çığlık damarlardan süzülüp gidiyoröylece. Eylül ince ince ağladığımız aydır. İmgelerin, sınırlanmış zamanlara sığmadan solduğuçiçekler gibi, kardelenlerin toprakta sesiz sesizbekleyişi gibidir bu mevsim. Bulutlardan çiseliye çiseliye süzülen yağmurun sesişiirlere yazılırken, içerde ölümlerin sesiz sesiz süzülüptoprağa gümüldüğü zamanın ismidir Eylül. Felsefenin yasak, kitapların yakıldığı, şarkılarınyasaklandığı ve kuşalrın öldürüldüğü hazin bir sabahtırEylül. Sevgi taşlanmış, aşk körleşmiş, dil yasaklanmış, nasırlanmış yüreklerin ortasından kem gözlerinönünden geçiyordu günler. Sevmek ölüm demekti, aşıkolmak idamlar demekti. Bir bütün duyguların ölümfermanıydı Eylül. Eylül, tüm acıların toplandığı ve yaşandığı zamanınanasıdır. Eylül, hüzünlü bir şarkıdır. Tüm acılarınyaşanmasına rağmen, Eylül sevdalara açılan kapıdır. […]

Kategoriler


Translate »