BAĞINTILARI İLE FGC HAKİKÂTİ | SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER 

I. AYIRIM: FG/C/Ö MESELESİ

I.1) FG KİMDİR?

I.2) RÜZGÂR GÜLÜNÜN DEDİKLERİ

I.3) NE YAPAR, NASIL?

I.4) ABD İLE BAĞ(I)

I.5) NİTELİK VE İCRAATLARI

I.6) VE YALAKALAR…

II. AYIRIM: DÜŞMAN KARDEŞLER

II.1) BİRLİKTELİKLERİ

II.2) KAPIŞMA

III. AYIRIM: KORKU İKLİMİ

III.1) AKP TAVRI

III.2) FGC İLE MÜCADELE

IV. AYIRIM: “SON”UÇ YERİNE

BAĞINTILARI İLE FGC HAKİKÂTİ[*]

SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER

“İyileşmek istiyorsan

yaranı açmalısın.”[1]

15 Temmuz’la ilgili yazımızda[2] Fettullah Gülen Cemaati’ni (FGC) “es” geçtiğimize ilişkin “eleştirel uyarılar” aldık. Oysa FGC hakkındaki görüşlerimizi net biçimde (ve çok önceleri) “Fethullah Gülen (Hareketi) Hakkında”[3] başlıklı çalışmayla çok önceleri, daha “Cemaat” iktidar partisinin “gözbebeği” iken ortaya koymuştuk.

Ancak Erich Fromm’un, “Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz.” “Gerçekleri görmek, ‘Hayır’ diyebilme cesaretidir. Güçlülerin emirlerine karşı gelebilmektir. Uyanış ve insan oluştur.” “Direnme gücü, dünya evet sözcüğünü duymak istediğinde ‘Hayır’ diyebilme yetisidir”; Leonardo da Vinci’nin, “Küçük bir gerçek, büyük bir yalandan iyidir”; Walter Benjamin’in, “Kapitalizm bir çeşit dindir.” “Gecenin ördüğünü gün çözer,” uyarıları eşliğinde FGC gerçeğini bir kez daha ortaya koymakta büyük yarar var.

Çünkü Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “İnsan ne kadar zor koşullar altında yaşıyorsa ya da halk ne kadar ezilmiş, bitkin, yoksulluk içindeyse, o kadar büyük bir inatla cennette ödüllendirilmeyi bekler; hele bir de bu arada yüz bin papaz, din adamı vs. birtakım spekülasyonlarla onların bu hayallerini kışkırtacak çalışmalar yürütürlerse…”[4] notunu düştüğü bir hâlin orta yerindeyiz hâlâ…

Bu kadar değil, artısı da var; o da şu: “Erdem, onur ve yasa hayatımızdan buharlaşıp uçtu.”[5]

“Sistem alçaklığı alkışlıyor. Çok çalanı ödüllendiriyor, az çalanı mahkûm ediyor. Barış çağrısı yapıyor ama şiddet uyguluyor. Sana komşunu sevmeni vaaz ediyor ama aynı zamanda senin onu yiyerek hayatta kalmaya zorluyor.”[6]

“… ‘Benim ne umurum’ çağıdır bu: ‘Sana ne, bir şeycik yapamazsın, karışma, kendi gemini yürütmeye bak,’ çağı. Bir dolandırıcılar çağı: Üretim hiç ürün vermiyor, yaratım anlamsız, emeğin değeri kalmamış.”[7]

“Görevliler, görevini yapmaz. Politikacılar, konuşur ama hiçbir şey söylemezler. Seçmenler, oy kullanır, ama seçmezler.

Bilgilendirme medyası bilgilendirmez. Okullar cahillik öğretir.

Yargıçlar, kurbanları cezalandırır. Ordular, kendi vatandaşlarıyla savaşır. Polisler, suç işlemekten, suçla savaşmaya zaman bulamaz.

Kârlar özelleştirilirken iflaslar kamulaştırılır. Para, insanlardan özgürdür. İnsanlar nesnelerin hizmetindedir.”[8]

Böyle bir tablonun doğrudan ürünlerinden olan FGC, “yarım sözlerin/ işler”in ya da “sonuna kadar gitmemenin” kefaretidir; “Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan!”[9] saptamasındaki üzere Nikos Kazancakis’in…

Bunlar böyleyken; farkında mısınız?

“FETÖ operasyonları sürüyor, peki ya kalanlar? ‘Bin FETÖ geliyor’ uyarısı devam ediyor.”[10]

“FETÖ beyin takımı ile ‘özel ve kritik görevlerde’ varlığını sürdürüyor,” diyenYargıtay 5. Ceza Dairesi üyesi İsa Çelik, “FETÖ yoluna devam ediyor. Tehlike büyük,” uyarısını yapıyor.[11]

Yani FGC açısından “15 Temmuz darbe girişimi ve öncesindeki otuz yıllık gizli örgütlenme pratiği”[12] deneyimiyle çok şey yerli yerinde![13]

Hanefi Avcı’nın, “Güçlendikçe ihtirasları da arttı,”[14] notunu düştüğü “Cemaatin öyküsündeki ‘güçlenme’, ‘alan genişletme’ ve ‘siyasi eylem’ evresi 2000’lerde ivme kazandı.”[15]

AKP’nin desteğindeki “Gülenciler her zaman çok katmanlı bir yapı olarak karşımıza çıktı. Dini boyutu, sosyal boyutu, kültürel boyutu, siyasal boyutuyla bunlar üzerinden hem ayrı ayrı anlam taşıyabilen hem iç içe geçen bir bütün oluşturdu”lar.[16]

Bu hâl onların gücüne güç kattı. Ta ki AKP ile FGC arasında işler karışıncaya ve işbirliği çatırdayana dek!

I. AYIRIM: FG/C/Ö MESELESİ

Malum: İşler karışınca gerçekler daha bir görünür hâle gelir. İşleri karıştıranların elleri ayakları çarşafa dolanmaya başlar. İtirafları yanında, birbirlerini ihbar ederler.

Şimdi “Conscientia mille testes/ Vicdan, binlerce tanıktır,”[17] gerçeği eşliğinde; Sophokles’in, “Kader, harekete geçmeyen kişiye asla yardım etmez,”[18] diye betimlediği noktadayız…

I.1) FG KİMDİR?

Erzurum’un Pasinler ilçesi, Korucuk köyünde 27 Nisan 1941’de doğan Fethullah Gülen’in (FG) babası Ramiz Bey cami imamı, annesi Refia Hanım ise ev kadınıydı… Altısı erkek, ikisi kız, sekiz kardeşin ikincisiydi…

FG’in resmi internet sitesinde yayımlanan bilgiye göre ise asıl doğum tarihi, 10 Kasım 1938’dir!

Kur’an öğrenmeye 4 yaşında yönlendirildi, kısa sürede öğrendi… 1946’da ilkokula başladı. Babası, 1949’da Alvar köyüne imam olunca, ailesi de oraya taşınınca ilkokulu bırakmak zorunda kaldı.

Erzurum’da “hariçten” girdiği sınavla, ilkokul diplomasını aldı! Babasından Arapça öğrendi. Gülen, 10 yaşında hafızlığını tamamladı, 1954’te Erzurum’daki Kurşunlu Camii medresesinde Sâdi Efendi’nin “medrese derslerine” katıldı. Edirne’ye gidinceye kadar 1955-1959 arasında Osman Bektaş’tan fıkıh ve din eğitimi aldı.

Hariçten gazel okuyup ilkokul diplomasını alan FG, sonraları İzmir’e atandığında vaazlarında “cemaatten” ihtiyaç sahibi öğrenciler için “maddi yardım” toplamaya başladı. Bu girişim, ona “dolar milyarderliği” yolunu açacaktı…

Bu bağışlarla öğrenciler için açtığı, “Işık Evi” denilen konutların sayısı, 1970’te 10’u geçti. Bu evlerde disiplini sağlamak için hazırladığı 18 maddelik “ant” listesinin başına önceleri kendi adını yazdı, ardından Kur’la değiştirdi.

Sonraları bu evler “yurt” biçiminde büyümeye başladılar… Ardından “güvenlik” için “Akyazılı Vakfı”nı kurdu. 12 Eylül 1980’den sonra FG “duvar ilanları” ile 7 yıl arandı! Türkiye içinde “Gıda Uzmanı Abdullah” adıyla kaçak yaşadı!

Gülen’in okullarında Atatürk büstü bulunması nedeniyle tereddüt geçirmekteydi! 1982’de İzmir’de kurduğu “Yamanlar Koleji”nin müdürlüğüne, emekli İzmir Emniyet Müdürü (Sezen Aksu’nun babası)  Sami Yıldırım’ı getirdi!

Sonrasında basında ve televizyonlarda hamleler yaptı, çeşitli kuruluşları ele geçirdi…

1959’da Edirne Müftülüğü’ne heveslenen FG’ye “askerliğini yapmaması ve yaşının 17 olması” nedeniyle Diyanet, olumsuz” yanıt verdi. Askerliğini yapmadığı için müftü olamayan FG, Üç Şerefeli Camii imamlığına atandı.

Bu olayla, doğum tarihi 1941 olarak kayıtlara geçti. Gülen’in yaşı ile ilgili karmaşa burada da bitmedi. Kendisini “mesih” olarak göstermeye çalışan FG, memur olmak için, doğum tarihinde yaptığı bu hilekârlığın yanında bir söylentiyi de yaymayı büyük bir ustalıkla başardı.[19]

Kaynaklar, onun kendisini açıkça “Mesih” ilan ettiğini belirtmese de, bazı cemaatçilerin bu yöndeki inanışlarına da açıktan itiraz etmediğini belirtiyor. Cemaat içinde özellikle Mehmet Tabanca ve arkadaşları FG’nin “Mesih” olduğunu birtakım rivayetlere dayanarak savunmaktadır.

Tabanca’nın bu konuda gösterdiği “delillerin” birçoğunda FG’nin kendisine yönelik bu inançtan gizli bir memnuniyet duyduğu gözlemlenmektedir. Konuşmalarında Mesihlik iddiası anlamına gelebilecek ifadeler kullanmakta, kendisine Mesih diyenlerin bu isnadını doğrudan yalanlamamakta ama karşı söylemde bulunanları da doğrudan desteklememektedir.

Cemaat içinde 40 yıl gibi uzun bir süre kalıp yöneticilik yaptıktan sonra “cemaatle yolları ayrılan” Latif Erdoğan, ‘Şeytanın Gülen Yüzü’ başlıklı yapıtında FG’nin kendisine “Allah benimle konuştu. Doğru, ben kâinatı Muhammed’in hatırına yarattım; ama senin hatırına devam ettiriyorum,” dediğini ileri sürer.[20]

Ayrıca bazı toplantılarda “Ben öfkelendiğim zaman dışarıda rüzgâr olur, fırtına olur, deprem olur,” dediğini belirten Doğan, “Fakat o dönemlerde Gülen’in velayetine inandığımız için bu sözleri en uçuk bulanlarımız bile ‘şathiye’ (şiirsel bir edebi tarz) olarak değerlendiriyordu” diye yazıyordu.[21]

“Ankara Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede ise cemaatin FG’inin Mehdi-Mesih olarak gördüğü savunuluyordu.[22]

Ekrem Dumanlı başta olmak üzere pek çok Camia mensubu yazar, Bediüzzaman ile FG arasında paralellikler kurarak, AKP hükümetini Bediüzzaman’a zulmedenlere benzetmek için ciddi bir gayret gösteriyorlar”dı.[23]

Denilebilir ki FG’in İzmir’de vaizlik ile başlayan hikâyesi Türkiye’nin, askeri darbelerle, darbe yönetimleri olmadığı zamanlarda da, askerin ve darbe kurumlarının politik vesayeti ile yönetildiği yıllara dayanır. 1960 darbesini takip eden yıllarda FGC örgütlenmesi, Türkiye’nin batı illerinden başlayarak dini görünümlü bir teşkilât olarak kendini göstermeye başlamıştır. Bu yapı, 12 Mart, 12 Eylül gibi askeri darbelerde, darbecilerin yanında yer almış, darbe karşıtı demokratik sivil toplum hareketlerini boğan, ihbar eden faaliyetler içinde olmuştur.

12 Eylül darbesi öncesi FG, İzmir’de vaizlik yapıyordu. O, bu vaazlarda orduya açıktan darbe çağrısı yapıyor ve o zamanki üniversite gençliğinin -eğer kendi çizgilerine gelmezlerse- ortadan kaldırılmaları gerektiğini öneriyordu. FG’in bu öğütlerini daha sonra 12 Eylül darbesini yapan faşist generaller aynen uygulamıştır. Darbeden sonra birçok genç insan cezaevlerinde, göz altılarda ortadan kaldırılmıştır.

12 Eylül, her ne kadar İslâmcı çevrelerde başta büyük tedirginliğe yol açsa da Kenan Evren, yurt gezilerinde yaptığı konuşmalarda ayetler, hadisler okuyor, İslâm’ı övüyordu. Din eğitimi zorunlu hâle geliyor, felsefe dersi seçmeli oluyordu. Gülen, yeni yönetimle arasını bozmamak için onlara sıcak mesajlar gönderiyordu.

1 Ekim 1980’de ‘Sızıntı’ dergisinde[24] Gülen’in imzasıyla yayımlanan ‘Son Karakol’ başlıklı yazısında, “Ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe bir kere daha selam duruyoruz,” diyordu.

FG, ertesi ay da ‘Merhamet’ başlıklı başyazıyla darbecilere çağrıda bulunarak “hem deli hem de kanlı”ya merhametin “mazlumlara” karşı korkunç bir merhametsizlik olacağını savunuyor ve “adalet tevzii vazifesini” (adalet dağıtma görevini) üstlenenlerin, “müteyakkız” (uyanık, tetikte) olmaları gerektiğini söylüyordu.

Faik Bulut, siyaseti tırpanlayan darbeye karşı onu bu tutumunu şöyle niteliyor: “Gülen çok kuvvetli bir devletçidir. Fakat hem militarizme yatkın hem de katı devletçidir. Özellikle bu darbe ya da sıkıyönetim dönemlerinde çok sıcak bakar. Cemaat, pragmatist olma anlamında reel politikayı iyi takip eder. Erbakan ise yine devletçidir, fakat Erbakan’ın militarizmi Kemalist ve laik ağırlıklı bir militarizm, askerciliği değil, Osmanlı askerciliğidir.”

Darbeden üç yıl sonra siyasi partilerin kurulmasına izin verildi. O partilerden birisi de Turgut Özal’ın ANAP’ıydı… Özal’ın arkasında da yine geniş bir cemaat- tarikat yelpazesi vardı. Gazeteci Fehmi Çalmuk, o yelpazeyi şöyle tarif ediyor: “ANAP’ın kuruluşuyla Türkiye’de hatırı sayılır cemaatlerin hepsi, İskenderpaşa dışında hepsi ANAP’ı desteklediler.”

“Gülen’in doçentlik tezi Anavatan Partisi, profesörlüğü AKP’dir” diyen gazeteci Fehmi Çalmuk, Gülen’in atılım dönemini şöyle anlatıyor: “O zaman çok ciddi güçlenmiştir. 1980’den önce dershane aracılığıyla yürütülen eğitim çalışmaları, Özal’la birlikte özel okullara evrildi.”[25]

Evet, 12 Eylül 1980 öncesi ve sonrasında Türkiye’de binlerce insanın darbe güçleri ile ortadan kaldırılmasında o zaman dini görünümlü bir Gladio şefi olan FG’nin payı vardır…

Sonuç olarak Türkiye darbeler tarihine baktığımızda FGÖ ve FG hakkında şu sonuca varırız: Bu yapı ve başındaki şahıs, Türkiye’de faşist Gladio örgütlenmesinin çok önemli bir yeraltı ayağıdır.[26]

Konuya ilişkin olarak hatırlatmadan geçmeyelim: Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanlarından emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, “FG ve Mehmet Şevket Eygi’nin 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildiğini” ifade eder.

“FETÖ’cülerin yargıya, askere, polise, üniversiteye, bürokrasiye kısaca devlete nasıl sızdıkları artık sır değil. Bunun 1950-1960’lı yıllardan başladığı ve uzun yıllar FG’in nasıl korunup kollandığı da… Örneğin Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin geçenlerde bir televizyondaki tartışma programında ‘FG, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan FG’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı’ dedi.”[27]

Ve nihayet “TSK’ya tüm sevgi ve saygısına rağmen 28 Şubat 1997’den sonra ABD’ye gitmek zorunda kalan FG, Türk-İslâm Sentezi’nin son büyük temsilcisi oldu. ‘Benim tasavvurumda bizler milli köklerimizin yeni sürgünleriyiz,’ diyen FG, ‘millet’ kelimesinin önüne ‘Türk’ kelimesini koymaktan çoğu kez kaçındı ama Türk kültürünün köklerinin bulunduğu Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri (onun deyişiyle) ‘Türkî dünyalar’ söz konusu olduğunda perhizi bozdu. ‘Kana ve ırka dayalı’ gruplaşmaların millet için tehlikeli ve dış kaynaklı olduğunu söyleyen, ırk meselesinin gelecekte önemsiz olacağına inanan Gülen, yeri geldiğinde ‘safkan 10 milyon Türk’, ‘özbeöz saf Türk’ demekten kaçınmadı. Çünkü Gülen düşüncesinde Türklük, İslâm ve Müslümanlığın kimliksel ve etnik yanını tamamlama işlevini yerine getiriyordu.[28]

Gülen’e göre ilk bakışta ‘Türkiye Müslümanlığı’ gibi bir kavram, İslâm’ın evrenselliğiyle çelişir gibi görülebilirdi ancak ‘İslâmiyet’in tarih içinde şekillenen sosyolojik bir realite olarak Türklerin İslâmiyet’e (içeriğine ve yayılmasına) yaptıkları katkılar göz ardı’ edilemezdi. Ona göre Türklerin Müslümanlığı benimsemesinden sonra zaten ‘nezih’ olan kültürlerini İslâm’ın evrensel ilke ve değerleriyle bir üst düzeye çıkarmalarının sonucu ortaya ‘Türkiye Müslümanlığı’ çıkmıştı.”[29]

I.2) RÜZGÂR GÜLÜNÜN DEDİKLERİ

“Rüzgâr gülü” ya da “fırıldak” olarak nitelenmesinde hiçbir sakınca olmayan FG’in dedikleri, onun ne menem bir şey olduğunun da kanıtıdır; ve isterseniz kayıt altına alınan önemli satırlarla başlayalım:

6 Kasım 2001’de FG’nin ABD’de “istinabe yoluyla” ifadesi hâkim tarafından alınırken, yanlarında New Jersey Eyaleti Noteri Mary Ann Adams ile iki avukatı ve Türkçe tercüman vardı.

İşte FG’ye yöneltilen sorular ve onun yanıtları:

“- Soru: Herhangi bir örgütün liderliğini yapıyor musunuz?

– FG: Herhangi bir örgütle, hiçbir ilişkim yok. Hiçbir örgütün yönetiminde yer almadım ya da liderliğini yapmadım.

– Sizin bilginiz çerçevesinde, sizin adınıza herhangi bir örgüt kuruldu mu?

– FG: Böyle bir örgütle hiçbir ilişkim yok. Zaten böyle bir örgütün varlığından da haberim yok.

– Sizin herhangi bir siyasi amacınız var mı?

– FG: Sadece bir amacım var. Bu da Allah’ın izniyle, Allah’ı anlatmak, O’nun kutsallığını anlatmak.

– Yönetime kendinizi ya da başka birilerini sokmaya çalıştınız mı?

– FG: Aksine. Camilerde vaaz verdiğim geçmişteki 30 yıl boyunca başkaları tarafından çok fazla devletçi olmakla suçlandım. Devlet yanlısı, hükümet yanlısı. Hep devletin kutsallığından bahsettim. Hiçbir zaman böyle bir amacım ya da girişimim olmadı. Ancak her zaman şerefli ve iyi ahlâklı insanların yönetimde üst düzey görevlere gelmelerini istedim. Ancak hiçbir zaman bunu gerçekleştirmek için girişimde bulunmadım.

– Peki yönetimdeki bazı kişileri değiştirmeye çalıştınız mı?

– FG: Hiç böyle bir şey olmadı. Bunu, rüyalarımda bile görmedim. Hiç düşünmedim. Şunu da eklemek isterim. 25 yaşındayken, parlamento üyesi olma teklifi kapıma, ayağıma geldi. Ben bu görev yerine Allah’a yakın olmayı, Allah’ın emrini seçtim.

– Yönetimin laik yapısını değiştirmeye çalıştınız mı?

– FG: Hiçbir zaman böyle bir eğilimim olmadı. Hiç böyle bir şey aklımdan geçirmedim. Hatta aksine, bunun dine karşı saygısızlık olacağını düşünürüm.

– Türkiye’deki laik yönetimin değişmesini savundunuz mu?

– FG: Bu anlama gelebilecek hiçbir kelime sarf etmedim. Çünkü eğer sarf etseydim, hakkımda dava açılırdı. Bunu biliyorum. Çünkü 40 yıldır vaaz veriyorum.

– Türkiye veya başka yerlerde okullar kurdunuz mu?

– FG: Hiçbir zaman kişisel olarak bir okul kurmadım. Benim adıma değil, ancak benim cesaretlendirmemle okullar açılabilir. Çünkü benim eğitime ne kadar önem verdiğimi bilirler. Nerelerde okul açtıklarını ise bilmiyorum.

– Bu okullarda verilen eğitimde herhangi bir rolünüz var mı?

– FG: Kesinlikle yok. Eğitim, hükümetin gözetimi altında veriliyor.

– Bu okullarda Türkiye’deki laik yönetimin değiştirilmesi konusunda eğitim yapıldığına ilişkin sizin bilginiz var mı?

– FG: Okulları bilmiyorum. Hiçbir zaman bu okullarda bulunmadım. Onlara gitmedim.

– Said-i Nursi’nin varisi misiniz?

– FG: Kesinlikle değilim.

– Kişisel olarak, Türkiye’deki laik yönetimin, Anayasa’nın değiştirilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

– FG: Düşünmüyorum. Buna benzer hiçbir şey hiçbir zaman düşünmedim.

– Türkiye’deki yönetimin dini kurallara göre, özellikle de İslâmi esaslara göre kurulması gerektiğine inanıyor musunuz?

– FG: İnanıyor musunuz derken neyi kastediyorsunuz?

– Türkiye’de hükümetin İslâmi esaslara göre kurulması gerektiğine inanıyor musunuz?

– FG: Dini kurallar. Hayır hayır…”[30]

Özetle yalancılığı ve devletçiliğiyle maruf FG ile şakirtleri 12 Eylül ve 28 Şubat sürecinde takındığı şakşakçılık misyonuyla belleklere kazınmıştır.

İsterseniz 12 Eylül ve 28 Şubat’ta FGC’nin orduya verdiği açık desteği hafızamızı tazelemek adına tekrar bir görelim: Beklenen ve FG’in de istediği olmuş, darbe gerçekleşmişti. Cemaatin ‘Sızıntı’sı, 12 Eylül darbesini Ekim 1980’de FG’in imzasıyla yayımlanan ‘Son Karakol’ başlıklı yazısında büyük bir sevinçle alkışlar!

28 Şubat’a İslâmcı kesimden destek verenlerin başında da, kuşkusuz ABD menşeli ılımlı İslâm’ın temsilcisi FGC bulunuyordu. 12 Eylül darbesini de alkışlarla karşılayan FG, askerden kendisinden daha fazla yararlanmasını ister.

‘Zaman’ gazetesi yazarlarından İsmail Ünal’ın, kendisiyle yaptığı söyleşi kitabında da FG, “28 Şubat, ülkenin daha iyi bir noktaya gelmesi adına Türkiye’de bazı süreçleri geciktirdi mi?” sorusunu, “Geciktirmedi; aksine hızlandırdı. Hatta 28 Şubat, Türkiye’de demokrasinin yerleşmesini de hızlandırdı,” diye yanıtlamıştı.

28 Şubat darbesinin 4. yıldönümünün hemen ertesinde ‘Zaman’ yazarlarından ve aynı zamanda cemaatin Türkiye’deki sözcüsü konumundaki Hüseyin Gülerce köşesinde şöyle yazıyordu: “Şimdi biraz şaşırtıcı gelecek; ama böyle bir zamanda 28 Şubat her iki bakımdan da yararlı oldu. Hem içte ve dışta rahatlama sağlayarak olumlu değişimi hızlandırdı, hem de samimi, mazbut büyük İslâmi çoğunluk ile İslâmcı adını lekeleyen, kullanan, yüce dinimizi vahşete alet etmek isteyen zavallıları ayırdı. Hem ‘siyasal İslâm’ diyenlerin gözü açıldı, hem milletimizin gözü açıldı. İslâmcı kesim artık şunu anladı. Din siyasete alet edilmemeli…”

“Hoca efendinin” konuya dair röportajında, “28 Şubat’la uçurumdan geriye dönülmüştür,” denilerek eklenmişti:[31] “Bu süreç, tıpkı bir kangren olmuştu. Buna neşter vurma manasında bir şey yapıldı. Birdenbire böyle kaoslu bir durumdan, nizama, intizama, ahenge geçilmesi elbette pek mümkün değil. Fakat şu anda bir uçurumdan geriye dönülmüştür. Dilerim inşallah, birileri çıkıp içinden zor sıyrıldığımız o fasit dairenin içine milleti bir daha çekmez.”[32]

Yine “Asker, MGK’da insaflı ve demokratik bir tavır takındı,” vurgusuyla FG şunları da demişti: “Askeriye, gücü temsil ediyor. Gücün temsil edildiği yerde, mantık, muhakeme tam kıvamına da ulaşmayabilir. İsteselerdi orada bu böyle olacak diyebilirlerdi. Oturup orada meseleyi altı saat müzakere etmezlerdi.

Demek ki, devlet başkanının huzurunda, meseleye çok yumuşak ve insaflıca yaklaştılar. Orada bir kısım tavsiye kararlarını ortaya koydular. Bu süre içinde tatbikini devlete bıraktılar. Yani demokratik yollardan problemler çözülsün istediler. Antidemokratik mücadelelere başvurmayı düşünmediler. Ben bunu böyle algılıyorum.”[33]

Bu kadar da değil; şu da var: “Ama bazı durumlar olmuştur ki, askeri müdahalelerin neşter vurması söz konusu olmayınca, belki o kangren bertaraf edilememiş, o kanser aşılamamıştır. Türkiye’yi 12 Mart muhtırasına götüren dönemleri biliyorum. O dönemde, gadre uğrayanlardan birisiyim. 12 Eylül dönemini de çok iyi biliyorum. Devlet memuruydum, vaz-u nasihat ediyordum. Herkes belli bir hevesin zebunu Türkiye’yi, bir yerlere çekmek istiyordu. Ve çekilmişte olabilirdi 12 Eylül’de. Türkiye, bir ejderin ağzına atılmış olabilirdi. Ve şimdi biz Asya’daki o devletler gibi perişan, derbeder, yıkık-dökük Rusya’nın vesayetinde bir hâle gelebilirdik. Bu açıdan askerî müdahaleleri bütün bütün yadırgamak, bütün bütün isabetsizdir demek doğru değildir; ama acaba demokrasi içinde askeri güç o dönemde anarşiyi aşamaz, kargaşanın önüne geçemez miydi? Terörü bertaraf edemez miydi? Bunları geleceğin sosyologları, felsefe tarihçileri değerlendirecek, hükümlerini verecek, yanlış iş yapanları efkâr-ı ammede mahkûm edecekler. Tarih de mahkûm edecek onları. O bakımdan o hususlara girmek istemiyorum.”[34]

İşte bir rüzgârgülü misali rüzgâr nereden eserse o yöne meyleden FG’in hâl-i pür melali buydu![35]

Yani pragmatik arivizmi ile durmadan renkten renge, biçimden biçime giriyor ve buna da “takıyye” diyordu!

Örneğin “Hayatın manasını seçim sandığından ibaret görmeyi müminlere yakıştıramadığını ifade eden Hocaefendi, ille de bir partiye oy verin demeyi vicdanî baskı olarak gördüğünü, bir partiye angaje olmayı toplumun diğer kesimlerinden tecrit olma saydığını söyleyip ekledi: ‘Herhangi bir partiye oy vermediğinizde günahkâr olmazsınız,’”[36] dediği aktarılan FG, bir başka yerde de “Gönlüm arzu eder ki imkânlarımız olsa keşke hayata geçirebilsek, mezarlıkta yatan insanları da kaldırıp oy verdirmeyi önemsiyorum,”[37] demişti.

Veya AKP ile birlikteliği, dostluğu bir anda, “Firavun, Küstah, Nemrut”[38] diyebildiği AKP karşıtlığına tahvil olmuştu.

Mesela, “Erdoğan’ın cadı avı” diyor ve ekliyordu 29 Temmuz 2016 tarihli ‘Corriere della Sera’daki söyleşisinde FG, “Benim Hizmet hareketimin küreselleşmesiyle hız kazandı. (Erdoğan) kapıları kültür ve dil festivallerine kapatırken, diğer ülkeler açtılar. Erdoğan, Türk büyükelçilerini başka ülkelerdeki Hizmet okullarını kapatmak için baskıya zorlarken o ülkelerin hükümetleri baskıya boyun eğmedi. Hizmet, Türkiye’de doğdu ama tüm dünyada kucaklandı. ABD, Hizmet’in üyelerine kapılarını açan ülkelerden sadece biri. İtalya da Hizmet’e kapı açtı. 1998’de ben (Papa) II. Jean Paul ile buluştum. Kendisiyle dünya barışının tesisinde dini nasıl olumlu bir araç olarak kullanabileceğimizi konuştuk…”[39]

Ayrıca BBC ekranlarında soruları yanıtlarken FG, “paralel devlet” iddiası için “Yolsuzluklar örtülüyor” dedi, “çözüme ve Öcalan’la diyaloğa karşı olmadığını” vurgulayıp;[40] ‘Ne Kadar Halîmsin Rabbimiz!’ başlıklı sohbetinde, ‘paralel’ suçlamasının münafıkların takiyyesi olduğunu söyleyerek, “Hitler ve Lenin bile o kadar küfretmediler,” ifadesini kullandı.[41]

Yine ‘The Financial Times’ta ‘Demokrasisini Kurtarmak İçin Türkiye’nin Yeni Bir Anayasaya İhtiyacı Var’ başlığıyla yayınlanan makalesinde FG, “Bir zamanlar ordunun iç politikadaki hâkimiyetinin yerini, yürütmenin hegemonyası almış gibi görünüyor,”[42] demişti.

Dahası Ekrem Dumanlı’dan mülhem FGC medyasında kayıtlıydı ve şunlar deniliyordu!

“FG Hocaefendi, uzun süren sessizliğine son verdi ve kamuoyunda çok tartışılan konularla ilgili ilk kez konuştu… Röportaj için yanına gittiğimizde mahzundu, kederliydi ama mehip duruşundan bir milim sapma yoktu. Belli ki yakışıksız laflardan incinmişti ama o burkuntu zerre miktar ümitsizliğe dönüşmemiş; tam aksine zifiri karanlığın akabinde doğacak bir güneş için dua ediyordu. Zaman içerisinde her şeyin aydınlanacağına inancı tamdı. ‘İftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yolcularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecek. Zaman içinde basiret ve feraset her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında, hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz.’ dedi ve ekledi: ‘Keşke bu komplo ve vehimlere kendilerini kaptıranlar, gittikleri yolu Kur’an ve sünnetin ışığında gözden geçirmeyi bir deneselerdi’…”[43]

“… ‘Defalarca tekzip, tavzih, tashih göndermemize rağmen birileri ısrarla Camia’yı suçluyor. Daha önce de dediğim gibi bazı savcılar ve ona bağlı vazife yapan kolluk kuvvetleri kanunun onlara emrettiği görevi yapmış ve bilememiş ki, suçluların peşine düşmek meğer suç sayılıyormuş! Yani insanlar, vazifelerini yaptıkları için mağdur edileceklerini tahmin edememiş. Geçenlerde bir köşe yazarı zannediyorum Yavuz Semerci Bey ‘Bu insanlara bir gün madalya takılacak,’ diyordu. Ne var ki 17 Aralık soruşturmasını yürüten; hatta o soruşturma ile hiç alâkâsı olmayan binlerce insan sürüldü, kıyıma tabi tutuldu. O mağdur insanlar ve ailelerinin haklarına riayet edilmedi. Sanki ortada hiçbir şey yokmuşçasına Camia’yı suçlayanlar oldu. Ve yalan üstüne yalan söylendi. Hâlâ da söyleniyor.”[44]

“FG Hocaefendi, Türkiye’de son yıllarda temel hak ve hürriyetler konusunda ciddi bir daralma yaşandığını söyledi. Siyasetin kırıcı ve yıkıcı dilinin her kitleyi ötekileştirdiğini, toplumu kutuplaştırdığını vurguladı. Bu sebeple Gezi olayları sırasında ‘çapulcular’ denmesine itiraz ettiğini hatırlattı. Bir siyasî parti olmadıklarını ve hiçbir zaman da olmayacaklarını ifade ederken ‘Hiçbir partinin rakibi de değiliz. Herkese eşit mesafedeyiz. Buna rağmen memleketimizin geleceği adına ümitlerimizi ve kaygılarımızı kamuoyuyla paylaşıyoruz,’ dedi.

Hocaefendi, Hizmet Hareketi’nin örgüt olarak gösterilmesine itirazını ise ‘Hayatında karınca bile incitmemiş insanlar kanunlara bu kadar riayet ederken gizli kapaklı bir örgütmüş gibi onlardan bahsedilmesi esef vericidir.’ sözleriyle özetledi. Camia’nın durduğu yer konusunda da çarpıcı ifadeler kullandı: ‘Biz dün nerede duruyorsak bugün de orada duruyoruz. Uzaklaşan kim ona bakmak lazım’…”[45]

“Tahribat arzusunun insaf sınırlarını zorladığını belirten Hocaefendi, ‘Dünyanın dört bir yanına kültürümüzü, dilimizi taşıyan bu insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek nankörlüktür. Güneş balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor,’ dedi. Hizmet erlerinin ye’se kapılmaması gerektiğinin altını çizen Gülen, millete, hatta bütün insanlığa yapılan hizmetlerin, Allah’ın izni ve inayetiyle devam edeceğini, kervanın yürüyeceğini dile getirdi. Hocaefendi, Gezi olaylarıyla ilgili de şu değerlendirmeyi yaptı: ‘Demokratik talepler, çevre duyarlığıyla masumane bir şekilde başlayan eylemler oldu. Hoşgörüyle yaklaşılabilirdi. Gidilip nabızları tutulup dertleri dinlenebilirdi. Tam tersine şiddetle bastırıldı. Oraya yapılacak bir AVM, bir damla kan eder miydi?’…”[46]

Ve nihayet FGC yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, AKP ile cemaat arasındaki gerilime ilişkin açıklama yaparak, “Cemaat Kürt sorununun çözümü sürecine karşı” gibi bir söylemin de doğru olmadığı vurgulanan açıklamada şunlar belirtilmişti:[47]

“Çözüm süreci ile ilgili olarak açık ve net bir şekilde, ‘Sulh hayırdır, hayır sulhtadır’ diyen onursal başkanımız Gülen’in fikir ve tavsiyeleriyle ilham verdiği Hizmet Hareketi çözüm sürecini en başından beri desteklemiştir. Sayın Gülen’in, hem çözüm sürecinin çok öncesinden, hem de çözüm süreci başladıktan sonra yaptığı açıklamalar çok açıktır, nettir ve hükümetin Kürt sorununun çözümü konusunda bugüne kadar takip ettiği çizginin ilerisindedir. Bunu çeşitli sohbetlerinde ve en son Erbil’de yayımlanan Rudaw gazetesine verdiği röportajda da açıkça ortaya koymuştur.

Sözgelimi, zikredilen röportajda Gülen, anadilde eğitim konusunun bir insan hakkı olduğunu ve siyasi pazarlık konusu yapılamayacağını net dille ifade etmiştir. Öte yandan, çözüm süreciyle ve sürecin sağlıklı yürümesiyle ilgili her türlü samimi tavsiye ve ikazlar da asla çözüm karşıtlığı olarak görülemez/ gösterilemez. Bilakis, bunlar sürecin daha sağlıklı bir şekilde işlemesi için yapılan katkılar olarak değerlendirilmelidir. Vakfımız, Kürt sorunu ile ilgili bugüne kadar Diyarbakır ve Erbil şehirleri de dahil olmak üzere pek çok toplantı yapmıştır.

Hizmet gönüllülerinin açmış olduğu okullar, Irak Kürdistan’ında zaten 20 yıldır Kürtçe eğitim yapmaktadır. Türkiye’nin ilk yasal özel Kürtçe televizyonu da yine Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş müteşebbisler tarafından açılmıştır. Hizmet Hareketi’nin somut olarak pozisyonu bu iken, hükümetin net bir şekilde arkasında durduğu KCK davalarının faturasını Hizmet Hareketi’ne mal etmek gibi çarpıtma örnekleri ile topluma yanlış algılar pompalamak büyük bir haksızlıktır.”[48]

“Rüzgâr gülü” ya da “fırıldak”, ne derseniz deyin; öyle bir şeydir takiyyeci, yalancı FG…

Fyodor Mihalyoviç Dostoyevski’nin, “Yalan öyle nüfuz etmiş ki insanların diline, ‘doğruyu söylemek gerekirse’ diye bir kalıp var,” saptamasını anımsatan tabloda yalan söyleyenlerin, doğru söyleyenlere inanmadığı coğrafyamızda FG (ile benzerlerinin) etkinliği şaşırtıcı değil.

Denis Diderot’un, “Bize seve seve verilen herhangi bir yalanı açgözlülükle yutuyoruz, ama acı buldukları bir gerçeği azar azar yiyoruz,” uyarısı eşliğinde iktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlarken; “Kendine inanmayan hep yalan söyler”![49]

Ancak, nasıl olursa olsun, yalanın faydası bir defa içindir, gerçeğin faydası ise sonsuz ve ölümsüzken; “Bir yalancıyı en iyi, söylediklerine inanmayarak ödüllendirebilirsiniz,” Aristippos’un ifadesiyle…

I.3) NE YAPAR, NASIL?

Stefan Zweig’ın, “Şeytan atını ne kadar hızlı sürerse sürsün hedefe varmadan bacağını kırar,”[50] saptamasındaki durumla yüz yüze kalan “Güç ve iktidarı elde etme hırsı içinde”ki[51] FGC “uluslararası alanda iş çeviriyor”du ve “ABD ve İngiliz alaşımlı”ydı.[52]

En önemlisi de “Türkiye’de oldukça uzun bir süredir iktidar ortağı” idi.[53]

FGC’ini diğer cemaat örgütlenmelerinden ayıran en önemli yönü, kentli, orta sınıf, okumuş, modern, ılımlı, liberal bir görüntü vermesindeydi. İçte muhafazakâr ve totaliter bir hiyerarşi içinde işleyen, İslâmi bir düzeni hedefleyen cemaat, dışta tam tersi bir görüntü veriyordu. Bu görüntüyü de büyük ölçüde “beyaz yakalı” denilen alanlardaki ve kamudaki kadrolaşmayla sağlıyordu.

Cemaat ekonomik açıdan bütün tarikatlardan daha güçlüydü ve bu ekonomik güç cemaat üyelerinin bağlılığını kuvvetlendirdiği gibi tabanını genişletmeye de imkân veriyordu. Ayşe Çavdar, FG’in 1994’te kurdurup onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın, cemaatin başat kurumsal aracı olarak işlev gördüğünü belirtiyor: “Vakıf 28 Şubat sonrası düzenlediği Abant toplantılarıyla siyasi hayatın önemli bir mecrası oldu. Toplantıların amacı Türkiye’deki siyasi elitleri çeşitli meselelerde asgari müşterekte buluşturmaktı. Aslına bakarsanız, AKP bu asgari müştereklerden mütevellit bir siyasi proje olarak şekillendi. Gülen Cemaati’nin bürokratik desteğine, Tayyip Erdoğan ve ekibinin siyasi popülaritesi eklenecekti. Liberal aydınlar bu ittifaka demokrasi referansıyla ürettikleri bir meşruiyet söylemiyle destek verdiler.”[54]

Eğitim, kültür ve medya alanındaki yatırımlar ve bunların uluslararası bir ağla bütünleştirilmesi, FGC’ine olan sempatiyi büyütüyor, gazeteci, yazar ve entelektüelleri kendi çevresinde toplamasına imkân sağlıyordu. Cemaatle ilişki kurmak, bu çevreler açısından gazetesinde yazabilmek, konferanslarına, toplantılarına katılabilmek, iktidarla yakın olabilmek anlamına geliyordu. Cemaatçi olmayan çeşitli çevrelerden aydınlar bu ağa dahil oluyor ve cemaatin toplum içindeki meşruiyetini artırırken kendileri de “baskı altındaki bir inanç örgütlenmesinin demokratik argümanlarına” teslim olarak maddi ve manevi kazançlar sağlıyordu.

Cemaat, büyük ölçüde Anadolu sermayesiyle hareket ediyordu. O sermayenin büyümesi, güçlenmesi, gelişmesi ve büyük şehirde kendisine yer edinmesi için çalışıyordu. Onun sağladığı güçten pay alarak kendisi de yerini, varlığını pekiştiriyordu.[55]

Bu yolda da ekonomik alanda ayrı bir güç olmak için 2005’de kurduğu TUSKON’un üye işadamı ve girişimci sayısı 2014 itibarıyla 55 bin civarındaydı. Bu üyeler arasında Boydak Holding, Koza-İpek Holding gibi çok büyük işletmeler olduğu gibi, küçük esnaf denilebilecek işletmeler de vardı. Ankara Başsavcılığı’na göre, “FETÖ, 2 bin 356 şirket ve 347 kişi firması üzerinden” ekonomik faaliyet[56] yürütmekteydi.[57]

Bunların yanında “FG’in katıldığı toplantılarda önünde el pençe divan durmak için herkes birbirleriyle yarışır”ken[58] devasa bir mistifikasyon zemininde itaat ve biat üzerinde yükselen sorgula(n)masız[59] FGC, Utah Üniversitesi Siyasal Bilgiler Bölümü’nden Prof. Dr. Hakan Yavuz’un, “Türkiye’yi -büyük oranda Amerika ve Batı beklentilerini karşılayacak şekilde- yeniden yapılandıracaklardı. Bir ‘altın nesil diktatörlüğü’ inşa edilecekti,”[60] hedefine yönelikti.

FG’le ilgili 1999’da rapor hazırlayan Cevdet Saral’ın “Örgüt mantığı: hile mubahtır… Gerekirse kişiler feda edilir…” derken FGC’nin hiyerarşik yapısını şöyle tarif ediyordu:

i) İstişare Grubu: 7 kişiden oluşur. Başkanlığını FG yapar.

ii) Dünya İmamı: İstişare grubundan biridir. Görevi dünyadaki bölge ve ülke imamlarını atamak, istişare sonucu alınan kararları uygulamaktır.

iii) Coğrafi Bölge İmamı: Bir dünya coğrafi bölgesinden sorumlu olan.

iv) Ülke imamı: Bir ülkenin tamamından sorumlu olan.

v) Bölge İmamı: Bir coğrafi bölgeden sorumlu.

vi) İl İmamı: Bir ilin tamamından sorumlu olan.

vii) İlçe İmamı: İlçenin tamamından sorumlu olan.

viii) Semt İmamı: Semtten sorumlu olan.

ix) Mahalle İmamı: Mahalleden sorumlu olan.

x) Ev İmamı: Evden veya yurttan sorumlu olan ve serrehberler, belletmenler, öğrenciler ile cemaat mensuplarından oluşur.[61]

Bu yapısıyla FGC, ekonomik kaynak olarak geleneksel yöntemlerle zengin, hâli vakti yerinde kimselerden aldığı paraları kullanırken; 1970’li yıllar FG’in etrafında biriken insanların arttığı ve cemaatin giderek büyüdüğü yıllar oldu. Bunda, devletin güçlenen sol karşısında siyasal İslâmcılarla organik ilişki kurması ve onu kendi stratejik yedeğine almaya çalışmasının da büyük etkisi olmuştu. Bu politikanın ürünü olan FGC’nin politikası ise devlete yakın olmak ama asla gizli örgütlenmeyi elden bırakmamaktı.

FGC’nin “sızarak kadrolaşma” dönemi olarak adlandırılan 70’li yıllarda Işık Evleri ve dershaneler üzerinden içe kapanık vaziyette kamu kurumlarında kadrolarını artırmak, ve tabanda kadro oluşturmakla meşguldü.

Cemaatin “Altın Nesil” hedefi 70’lerden itibaren eğitim alanındaki parlak örgütlenmeler ve başarılarla büyük bir sabırla gerçekleşti. Önce dershaneler ve ardından özel okullarla eğitimde adından söz ettiren cemaat, “başarılı, dini değerlere, ailesine ve büyüklerine saygılı, kötü alışkanlığı olmayan, vatanını milletini seven örnek öğrenciler” yetiştirildiği algısını topluma büyük ölçüde benimsetti.

FGC’nin başarısında kuşkusuz eğitim sistemindeki aksaklıkların ve yetersizliklerin de büyük payı vardı. Cemaat okulları özellikle yoksul öğrenciler için adeta bir kurtuluş ümidi hâline gelmişti. Eğitimdeki kalite nedeniyle çok çeşitli toplum kesimleri çocuklarını cemaat okullarına göndermeye başlamıştı. Dershaneler ve okulların yanında “ışık evleri” oluşturuluyor ve buralardan da cemaate kadro devşiriliyordu. Işık evlerine giden öğrencilere, belirli bir hiyerarşi içerisinde evden sorumlu abi ya da ablanın direktifleri ile cemaat disiplini veriliyor, bir tür “mehdi” olarak görülen Gülen’e sonsuz bir bağlılık içerisinde hizmet etme gayesi aşılanıyordu. Yurtdışına 1991’den sonra açılmaya başlayan cemaat, zaman içerisinde dünya genelinde 160 ülkede okullar aracılığıyla örgütlendi.[62]

Eş zamanlı süreçte düzenli olarak yapılan “Türkçe Olimpiyatları”nda, dünyanın değişik bölgelerinden gelen öğrencilerin Türkçe konuşup Türkçe şarkı söylemeleri de cemaatle ilgili “sempati”yi pekiştiriyordu.

Cemaat okullarına her dönem devletin örtülü- açık desteği vardı. Gülen, bir söyleşisinde bu desteği “Demirel, dışarıdaki okullar için, bazı devlet adamlarına verilmek üzere kâğıtlar imzaladı ve ‘Alın, üzerine siz ne yazarsanız yazın’ dedi. Özal da, ‘Okul meselesine kefilim’ dedi. Hatta Kuzey Irak ve Afganistan’da açılan okullardan askerler haberdardılar ve takdir ediyorlardı” sözleriyle anlatıyordu.

Ayrıca FG’nin ağzından anılarını aktaran Latif Erdoğan, Gülen’in 1986 yılında 3. kez gittiği hacda Bin Ladin ailesi tarafından ağırlandığını iddia etti. Aktardığına göre Gülen “Mekke’de Bin Ladin’in evinde kaldık. Bin Ladin Arafat’ta da bizim için çadır hazırlattı; ayrıca benim için de özel bir çadır hazırlatmıştı. Mina’da da yine onun bizim için hazırlattığı çadırlarda kaldık, çok da rahat ettik,” dedi.

FG’nin, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen önce 5 Eylül 1980’de doktor raporu alarak görevinden ayrılması oldukça dikkat çekiciydi. Anılarında belirttiğine göre, darbenin olacağını bir gün önce üst düzey askerlere yakın olan kişiler kendisine haber verdi. Dönemin Başbakanı’nın dahi darbeyi haber alamadığı koşullarda Gülen’in bu şekilde haberdar edilmesi oldukça dikkat çekiciydi.

12 Eylül darbesinden önce hazırlanan gözaltına alınacak şahıslar listesinde ismi bulunan ve darbe sonrasında hakkında arama kaydı çıkartılan FG’in hakkındaki yakalama kararı 6 yıl boyunca uygulanmadı. Gülen bu dönemde askeri mekânlar da dahil serbestçe dolaşıyor ve yakalanmamasını “bir keramet” olarak anlatıyordu. Gülen’in anılarında anlattığına göre, firari olduğu günlerde Bursa’da yakalandı ancak timin komutanı ‘Bu kadar komünistle uğraşıyoruz, bir de masum Müslümanlarla uğraşmanın anlamı yok’ diyerek kendisini serbest bıraktı. Gülen, 1986’da ANAP’lı Mehmet Keçeciler ve dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın yönlendirmesiyle Burdur’da teslim oldu ve bir gün sonra İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’nca serbest bırakıldı.

Mehmet Keçeciler, gazeteci Hale Gönültaş ile yaptığı nehir söyleşinin yer aldığı “Merkez Siyasetin Perde Arkası” isimli kitapta Gülen’in nasıl kurtarıldığını şöyle anlattı: “Darbe öncesinde FG kayıplara karıştı. ANAP Teşkilât Başkanı’yım o dönemde. Fethullah Hoca arananlar arasında. Burdur Valisi İsmail Günindi ANAP Genel Merkezi’ne geldi. Odamda Zaman gazetesinin imtiyaz sahibi Alaattin Kaya ile FG’in eğitim kurumlarının idarecisi Mevlüt Saygın var. Konuklarımı tanıştırdım.

İsmail ‘Ya FG Hoca boşuna kaçıyor. Bizim adliye (Burdur) arıyor kendisini, aslında ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Birkaç gün sonra tekrar Mevlüt Bey ve Alaattin Bey yanıma gelerek ‘Hoca Efendi’ye durumu anlattık. Kendileri ‘Turgut Özal garanti verirse teslim olurum, gider ifade veririm’ diyor dediler. Taleplerini Turgut Bey’e ilettim.

İsmail’i (Burdur Valisi) aradım ve ‘Sen git iyice savcıya sor. Hoca teslim olur ve içeri alınırsa hoş olmaz. Çünkü araya biz giriyoruz’ dedim. İsmail, Burdur Savcısı ile konuşup beni aradı. ‘Sorun yok, tutuklamayacaklar, sadece ifadesini alıp bırakacaklar’ dedi. Sonra Mevlüt Bey ve Alaattin Bey’le Turgut Özal’ın yanına gittik. Özal da onlara, ‘Mehmet’in söylediği benim söylediğimdir’ dedi. Birkaç gün sonra da Fethullah Hoca İzmir’de teslim oldu, ifadesini aldılar ve serbest kaldı.”

FGC her alanda olduğu gibi eğitimde de en çok serpildiği dönem ise AKP’nin iktidar yılları oldu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 16 Nisan 2003’te gönderdiği genelge ile büyükelçilerden FGC ile temas ve işbirliğinde bulunmalarını istedi. Gül’ün genelgesinde cemaat okullarının Türkiye kurumu olarak tanıtılması istendi, okulları ziyaret edecek resmi heyetlere refakat edilmesi talimatı verildi. Genelgelerin üzerinden 16 ay geçtikten sonra, Ağustos 2004’teki MGK toplantısında “cemaate karşı bir eylem planı hazırlanması” yönünde tavsiye kararı alındığı ise AKP-cemaat kavgasının başlamasının ardından, 11 yıl sonra ortaya çıktı. Dışişleri Bakanlığı da genelgeyi 2014’te kaldırdı.[63]

Ardından da AKP’li devr-i saadet günleri çıkageldi…

I.4) ABD İLE BAĞ(I)

Aşık Mahsuni Şerif’in, “Bütün insanlık adına/ Amerika katil katil/ Kanun yapar kendi teper/ Amerika katil katil,” diye betimlediği ABD emperyalizminin en büyük tahribatı; “Sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanı kişiliksizleştirmekle kalmaz, toplumun tüm yapısını da kolektif bir düzeyde kişiliksizlikleştirir,” saptamasıyla Frantz Fanon’nun altını çizdiği realiteyken; coğrafyamızda bunun somut örneklerinden biri, FGC’dir.

25 Temmuz 2016’da ‘The New York Times’da yayınlanan makalesinde, “Batı demokrasilerinin ılımlı Müslüman sesler aradığı bir zamanda, ben ve Hizmet hareketindeki arkadaşlarım El Kaide’nin 11 Eylül saldırılarından İslâm Devleti’nin vahşi infazlarına, Boko Haram’ın (insan) kaçırmalarına kadar aşırılıkçı şiddete karşı açık tavır almıştır,”[64] diyen FG emperyalizme hizmetini özellikle cemaat okullarıyla gerçekleştirdi…[65]

Okullar gerçeğinin arkasında “ABD ve vesayetindeki finans merkezlerinin bulunduğu neo-liberal okulun model uygulamaları”[66] yatarken; bu okullarda eğitim İngilizce verilirdi. ABD emperyalizminin bir uç koluydu bu okullar. Amerika sevgisiyle büyüyen, eğitim gören kuşaklar yetiştirilirdi. Bunlar ileride bakan olur, milletvekili, cumhurbaşkanı, başbakan, Genelkurmay başkanı… Amaç buydu![67]

Bunların yanında neden Asya’da, Afrika’da bu okulları açıyordu Cemaat? Bunun bir yandan kendine güç veren sermaye kesimlerinin bu bölgelerde iş görmesini kolaylaştırmak amacını güttüğünü biliyoruz. Ama tek başına bu, “neden?” sorusuna yeterli bir kanıt oluşturmuyor.

Cemaat’in bu bölgelerde okullar açmasının nedenini ABD ile ilişkilerde de aramak gerekiyor. Cemaat ve liderinin Ortadoğu konusundaki temel görüşleri ve bölgedeki İslâmi cemaatlerle pek de iyi olmayan ilişkileri konuyu açıklığa kavuşturmak açısından yararlı olabilir. Cemaat Sünnî İslâm’ın farklı bir yorumuna ve onun siyasal izdüşümüne göre hareket ediyor. Bu ideolojik yaklaşımın doğal sonucu siyasal müttefikler ve o müttefiklerle yakın ilişkide cisimleşiyor. En sağlam müttefik ya da daha doğrusunu söyleyelim en sağlam “melce” ABD’dir.

FG 1997’de ABD ile ilgili görüşlerini gazeteci Nevval Sevindi’ye anlatırken; kapsamlı ve ilginç bir ABD değerlendirmesi yapıp şöyle demişti: “Amerika şu andaki konum ve gücüyle bütün dünyaya kumanda edebilir. Bütün dünyada yapılacak işler buradan idare edilebilir. Amerika hâlâ bu dünya gemisinin dümeninde oturan bir milletin adıdır. Amerika daha uzun zaman dünyanın kaderinde çok önemli rol oynayacaktır. Bu realite kabul edilmeli. Amerika göz ardı edilerek şurada burada bir iş yapılmaya kalkılmamalı. Amerikalılar istemezlerse kimseye dünyanın değişik yerlerinden hiçbir iş yaptırmazlar.”

Aynı söyleşide FG, okulların ABD ile ilişkisini de ama bu kez “dünya ile entegrasyon” örtüsü altında şöyle dile getirmişti: “Şimdi bazı gönüllü kuruluşlar dünya ile entegrasyon adına gidip dünyanın değişik yerlerinde okullar açıyorlarsa, bu itibarla, mesela Amerika ile çatıştığınız sürece bu projelerin gerçekleştirilmesi mümkün olmaz. Amerika ile iyi geçinmezseniz işinizi bozarlar. Amerika’nın bize yarım arpa kadar sadece bizim menfaatimize desteği yoktur. Buna rağmen şurada bulunmamıza izin veriyorsa, bu bizim için bir avantajsa, bu avantajı sağlıyor demektir.”[68]

İş bu gerçeklerle ilintili olarak FGC, CIA desteğinde Pennsylvania’ya karargâhını kurdu!

MİT’in, Gülen dosyasından çıkan bir belge, CIA bağlantısını saptadığı, Körfez Savaşı’nda yabancı istihbarat örgütlerinin Türkiye’de çalışmalarını yoğunlaştırınca, CIA üyelerini de izlediği, Gülen’in özellikle CIA örgütü üyelerine yardım ettiğini gösteriyordu![69]

Pennsylvania Eyalet Bölge Savcılığı’nın verdiği bilgiye göre, “ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu (USCIS)” Gülen’in yeşil kart başvurusunu 10 Ekim 16 Ekim 2008’de kabul etti.[70]

Ve nihayet ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü John Kirby, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP Hükümeti’nin, terör örgütü ilan ettiği FG hareketini, ABD’nin terör örgütü olarak görmediğini söyledi.[71]

I.5) NİTELİK VE İCRAATLARI

Neyzen Tevfik’in deyişindeki üzere, “asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır/ söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır/ geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca/ kürsî-i liyakat pezevenk, puşt olanındır…”

Ve de AKP ile organik bağı içinde FGÖ’nün icraatları tam da böylesi bir tabloda realize olmuştur…

FG hemen tüm siyasetçilerle çok rahat görüşürken ABD’nin Ankara Büyükelçisi Abramowitz ve Papa II. John Paul ile buluşarak etkisini yurtdışına taşıdı.

ANAP döneminde kendisine açılan alanı cemaatini büyütmek ve yeni eğitim kurumları oluşturmak için kullandı. Giderek büyüyen cemaatin verdiği güçle 1990’lı yıllarda Turgut Özal, Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit ile görüştü.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi Morton Abromowitz ile 1983 -1990 kesitinde görüşen FG ilerleyen yıllarda Papa II. John Paul ile görüşmeler yaparak etkisini uluslararası alana taşımayı başardı.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nı kuran cemaat, bu vakfın büyük katkısıyla, 90’lı yılların başından itibaren “sivil toplum” alanında ve büyük sermaye ile önemli ilişkiler kurdu.

Bu dönemde iki büyük medya patronu Aydın Doğan, Dinç Bilgin, FG’i gazetelerinde ağırlıyor, ünlü gazeteciler ve yazarlar akın akın Gülen’i ziyaret ediyordu. Spor ve sanat dünyasının ünlülerinin ziyaretleri o kadar artmıştı ki, Gülen, haftanın birkaç gününü bu ziyaretlere ayırmak zorunda kalıyordu.[72]

28 Şubat döneminde askeri müdahaleye destek veren Gülen, bu manevrasıyla bu dönemi de kayıpsız atlatmayı başardı.

Gazetelere Refahyol hükümetinin başarısız olduğu ve artık çekilmesi gerektiği yönünde demeçler veren FG, Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir’e gönderdiği mektupta da yapılan müdahalenin çok doğru bir karar olduğunu, örgüte ait tüm okulları hemen devredilebileceğini söyledi.

FG, 22 Mart 1999’da sağlık problemlerini bahane ederek ABD’ye gitti ve bir daha dönmedi. ABD’ye gidişi ve 28 Şubat dönemini güçlenerek atlatmasında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in büyük desteğini gördü.

Cemaatin gücünü olağanüstü artırdığı dönem, 28 Şubat 1997 post-modern darbesinden sonraya rastlar. Yurtdışındaydı ve cemaatin söylemi demokrasi ve evrensel değerler ekseninde oluşturulmaya başladı. FG’in, milliyetçi, devletçi söylemlerinin yerini, “dinler arası diyalog” ve insan hakları kavramı aldı. Bunda ABD’deki çeşitli lobiler ve çevrelerin hassasiyetini dikkate alan bir “İslâm” arayışının etkisi büyüktü. Cemaat bu dönemde kamu kurumlarında “kitlesel kadrolaşmasını” tamamlamıştı.[73]

Pennsylvania’da 10 dönüm arazi üzerinde kurulu sekiz villa ve bir ikametgâhtan oluşan kampusta olağanüstü güvenlik tedbirleri altında yaşayan FG, AKP’nin iktidara gelmesinin ardından iktidarın gizli ortağı hâline geldi.

FGC SÖZLÜĞÜ[74]
Cemaat, Camia, Hizmet HareketiFethullahçılar kendilerini anlatmak için çeşitli isimler kullanmayı tercih etmektedir. Döneme göre farklılıklar gösterecek biçimde cemaat, camia, hizmet hareketi bu amaçlarla seçilmiş isimler.
Mahrem YerlerHarp Okulları, GATA, TSK, polis kolejleri, yargı kurumları, Emniyet, MİT, TİB, ÖSYM, Tübitak gibi kurumlar.
Mahrem HizmetMahrem sayılan devlet kurumlarında örgütün yürüttüğü faaliyetler.
İmamÖrgütün sorumlu yöneticisi olan erkek kişi: Din bilgisine sahip olması aranmaz. Kainat, kıta, ülke, bölge, şehir, semt ve mahalle imamı vardır. Coğrafi örgütlenme dışında her kurumun da ülke imamına bağlı olan bir imamı vardır.
TedbirFethullahçıların yakalanmamak, soruşturmaya uğramamak için geliştirdikleri önlemler. Dini kurallara bağlı olmadan kendini farklı göstermek (içki içmek vs.) bunlardan biridir.
Işık EviFethullahçıların örgüte kadro kazandırmak, yardım toplamak ve eğitim faaliyeti yürütmek üzere açtıkları evler. İlki 1966’da İzmir Tepecik’te açıldı.
Hususi evlerBüyükşehirlerde askeri ve polis okullarının bulunduğu ve bu hizmetlere yönelik hizmetlerin takip ve organize edildiği evler.
HimmetÖrgütün finansmanı için kestiği vergi. Bekâr kamu görevlileri maaşının yüzde 15-20’sini, evliler ise yüzde 10’unu himmet olarak öder. Toplanan paranın yüzde 15’i “kutsal pay” olarak Gülen’e gönderilir.
İstişareBir iş yapılmadan önce örgütün abisinin veya ablasının emrinde toplanıp karar verme.
Şefkat tokadıAbinin talimatına uymakta ihmal gösteren kişinin bir kötülükle ikaz edilmesi. Bu kötülüğün Allah’tan geldiğine inanılır.
TazirÖrgütten bir kimsenin ayrılacağı veya kopacağı sezilirse veya itaat dışına çıkanlara tazir uygulanır.
Zecr tokadÖrgütten ayrılan kimsenin aklını başına alması için örgütün vurduğu etkili ve tesirli bir darbe.
Tartİtaat etmeyen ve tekrar kazanılması mümkün olmayan cemaat üyesinin kovulması.
AbiBir ışık evi ya da en küçük örgüt biriminin sorumlusu. Abilik gibi ablalık da vardır ama kadınlar üst düzey yönetici olamazlar.
FetihKamu idarelerinde kadrolaşma.
Fetih okutmaKamuya giriş sınavlarının sorularının elde edilerek sınavı kazandırma.
Atın nesilCemaatin öğretisini benimseyen ve FG’e itaat eden kişilerin genel adı.
KıtmanilikFG’in sezilmemek için geliştirdiği ve çarçabuk işleri yapmayı emreden öğretisi.
MaklubeSalata, yoğurt ile pilav arası patates kızartması ve et karışımı bir yemek. Kazanılacak kişiye özellikle maklube ikram edilir.

Bürokratik kadrolaşmada sıkıntı yaşayan AKP, bu boşluğu Gülenci kadrolarla doldurdu. Emniyet ve askerdeki örgütlenmenin hız kazanmasının yanı sıra hemen her kurumda önemli bir güç hâline geldi. Cemaat kadrolarının siyasi iktidarla birlikte giriştiği Ergenekon, KCK gibi soruşturmalar muhaliflerin tasfiyesine dönüşürken FGC de ekonomik ve siyasi açıdan devasa bir güç hâline geldi.

AKP’li siyasetçilerin, gazetecilerin, bürokratların sık sık ziyaretine gittiği Gülen, öyle bir güce ulaştı ki Times dergisi 2013 yılında onu dünyanın en etkili 100 ismi arasında saydı. Gülen, 2008’de de Foreign Policy ve Prospect dergileri tarafından oluşturulan dünyanın ilk 100 entelektüeli listesinde birinciliğe seçilmişti.

Ve darbe girişimi öncesinde “iktidar-cemaat” kol kola yürüyor, “ileri demokrasi, özgürlük” türküleri söylüyorlardı…

Tam o sırada bir böcek iddiası ortaya çıktı! Erdoğan’ın evinde ve çalışma ofisinde “dinleme aygıtı” bulunduğunu gazeteler çarşaf çarşaf verdi, haber kanallarında tartışma programları yapıldı…

Kimdi bu böceği koyan! Havuz medyasının en hızlılarından olan gazetenin manşeti ilginçti: “Sorular cevapsız kaldı…”

Böcek soruşturmasında ilginç bir gelişme olmuş, eski Koruma Daire Başkanı Mehmet Yüksel ve 10 polis serbest bırakılmışlardı… 6’sını savcılık, 5’ini ise mahkeme serbest bırakmıştı “adli denetim” koşuluyla… Haberde ilginç ipuçları vardı…

Kumpas kuşkusuna değiniyor, örtülü olarak şunu söylemek istiyordu: “Paralel yapı yargı içinde bilindiğinden daha fazla örgütlü”ydü!

Suçlanan koruma müdürü ve 10 polis şimdi serbest, 5 polis ise tutuksuz yargılanacaktı…

FGC’nin, TSK, yargı, polis, eğitim gibi kurumlarda, bürokrasinin tepe noktalarında örgütlenmeleri üç-beş yıllık bir süreci değil, en az 35 yıllık dönemi kapsıyordu…

Hele hele TSK, polis ve yargıda daha önceleri başlamıştı. Necmettin Erbakan, Gülen hareketine hep karşı çıkmıştı. Öteki liderler, özellikle Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Turgut Özal, Tansu Çiller 80’li ve 90’lı yıllarda, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, Rusya ve Orta Asya cumhuriyetlerinin yanı sıra ABD’den Almanya’ya, Afrika’ya dek yayılmalarına büyük olanak sağlamıştı.[75]

I.6) VE YALAKALAR…

Hatırlanacağı üzere ‘Zaman’ gazetesi, ‘Taraf’ gazetesiyle birlikte, AKP rejimi kurulurken “değişim”, “darbe tehlikesi” gibi söylemlerle tüm muhalefete karşı harekete geçirilen sınır tanımaz bir simgesel şiddetin en etkili üreticilerinden biriydi. Ürettiği söylem, liberal entelijansiyanın demokrasi fantezilerini, siyasal İslâmın hegemonya inşa sürecini yedeğine alıp, araçsallaştırıyorken;[76] Albert Camus’nün, “Dünyanın en eski mesleği kendini satmaktır. Bunu fahişelikle karıştırmak da bir o kadar eski bir yanılgıdır,” betimlemesindeki üzere, FGÖ’nün icraatlarının destekleyen (özellikle liberal!) yalakalar hiç de az değildi!

Örneğin ‘Zaman’ yazarlarından Ali Bulaç’ın, FGC’nin zaman içinde değiştiği vurgusuyla, “Güç zehirlenmesine uğradı… Hormonal büyüme onlarda kibre yol açtı… ‘Her istediğimizi yaparız, yaptırırız’ vehmine kapıldı… Bazı mensupları girdikleri yerlerde istilacı davrandılar… Grup adına bazı gayrimeşru işler yapmaya göz yumdular. KPSS sınavlarıyla ilgili sonradan ortaya çıkan itiraflar gibi… Yargı, Emniyet ve Askeriyede güç kazandıkça devlet çarkını kendi inisiyatifleri altına alabileceklerini vehmetmeye başladı… Birtakım dış servislerle fazlasıyla içli-dışlı oldular,” biçiminde tarif ettiği yapı hakkında Şahin Alpay da, “Zaman’da yazdığım için de pişmanlık duyuyorum. Bu hareketin karanlık yüzünü göremediğim için fena hâlde yanıldım,”[77] diyebiliyordu.

Sadece onlar mı?

“Dedim ya aslında Gülen tüm bu paralel yüzünü kitaplarında ve sohbet kasetlerinde bize gösteriyordu ama biz görmedik,”[78] diyen Rasim Ozan Kütahyalı’dan; “Demek ki yapısal bozuklukları tam düzeltememişiz. Demokrasimizi Kemalist ideolojinin sapkınlarından korumaya çalışırken, FETÖ’cü sapkınların Silahlı Kuvvetler’e de yerleştiklerini görememişiz,”[79] diyen Mehmet Barlas’a!

Ya da bir alayına dek; Max Horkheimer’ın, “Artık kendi ürünümüz olan toplumsal baskıların esiriyiz,” saptamasını doğrularcasına!

II. AYIRIM: DÜŞMAN KARDEŞLER

“Düşman kardeşler” dediğimize bakmayın; onlar “Agir berda kayê xwe da ber bayê/ Samanı ateşe verdi, kendisi kenara çekildi,” denilen noktadan önce kardeştiler…

Erdoğan’ın “Aynı menzile giden farklı bir yol,” biçimindeki FG yorumunu[80] asla unutmamak gerekir; birlikte inşa edilen devlet içindeki güçten en çok yararlananın AKP olduğunu da…

Yani AKP’nin önünü FGC açarken; AKP de başkanıyla, yöneticileriyle FG’de cemaati ile aynı hedefe el ele yürümüşlerdi.

İki İslâmi güç odağının “muhabbetle” başlayan ittifakının derin bir ihtilafa dönüşmesinin ardında müthiş bir çıkar çatışması yatıyordu.

II.1) BİRLİKTELİKLERİ

AKP, dünya kapitalist sistemine gerçek ya da hayalî, doğru ya da yanlış meydan okuyan bir söylemin asla üreticisi ve destekçisi olmadı. O, gelenekçi muhafazakâr kitlenin kapitalizmle barışık hâle geldiği noktada siyaset sahnesine merhaba dedi.

Cansu Kaymal’ın AKP’nin kuruluşu ile FETÖ’yle “fiili koalisyon”un başladığı, 2007’de ortaklığın sağlam bağa dönüştüğü[81] vurgusu eşliğinde, unutulmamalı: Erdoğan şüphesiz ideolojik ve politik varoluşunda Erbakan’a maddi-manevi çok şey borçludur. Ama o, bir siyasetçi olarak yetişme sürecinde aslî belirleyen olmuş Erbakan Hoca’yı “değilleyerek” yükseldi. Bu, bir başka “Hoca” ile irtibat ve ittifaka yönelme ile olmuştur. Hepimizin bildiği üzere o hoca, “Fethullah Hoca”dır.

Tohumları 28 Şubat darbesinde tespit edilebilecek paydaşlar buluşmasının sonucu, en kısa ve özlü şekilde ifade etmek gerekirse AKP’nin kitleselleşmesi, “Gülenizm”in de küreselleşmesi olmuştur.

Türkiye’nin ufkunda beliren ve küresel kapitalizmi “nimet” sayan iki İslâmi güç odağının ilişkisi, o andan itibaren ülkenin geleceğini biçimlendirmeye başladı.[82]

Yani Nedim Şener’in, “Operatör cemaat göz yuman AKP”[83] veya Dr. Mustafa Şen’in “Cemaat, AKP ile daha da büyüdü,”[84] ifadesindeki üzere; AKP FGC ile serpilip gelişti…

FGC’nin darbe yapabilecek bir güce ulaşmış olması, son birkaç yıllık faaliyetle ilgili değildir. 50 yıllık bir geçmişi bulunan örgütlenmenin gücü Gülen’in olağanüstü yeteneklerine ve birikimine bağlı olmayıp, esasen devlet tarafından aktif olarak desteklenmesinden ileri geliyordu.

Sistemin bütün alanlarında örgütlenmiş olan FGC’nin “gizli” bir imparatorluk hâline gelmesinin, iç ve uluslararası alanda aktif olarak desteklenen bir yapı oluşundan kaynaklandığı, artık hemen herkesin gördüğü ve bildiği bir realitedir.

ABD merkezli küresel güçler, bölgesel stratejileri adına FGC’ni dünya çapında aktif olarak desteklediler. İçte bütün sistem partileri FG’nin etkili bir güç olması için gerekli desteği verdiler. Ancak FGC’ne aktif desteği verenlerin başında AKP iktidarı olduğunu unutmamakta fayda var.

Yıllarca başbakanlık yapan, “Ne istedilerse verdim” diyerek FGC’nin çalışmalarına göz yuman, ortak olan Erdoğan’ın sorumluluğu “es” geçilemez!

 “Cemaat-AKP işbirliğinin inkâr edilebilecek bir yanı yok”ken;[85] eski AKP milletvekili Fuat Geçen de AKP-cemaat kavgasına ilişkin, “Kimileri de siyasi ikballeri tehlikeye girmesin diye ses çıkarmıyor olabilir” tespitini yapıyordu.[86]

Tıpkı FGC’nin yargıda örgütlenmesini sağlamakla suçlanan ve 15 Temmuz darbe girişiminin ardından gözaltına alınarak tutuklanan eski Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur’un, 2011 atamalarındaki “nurlu liste”yi Erdoğan’ın bilerek onayladığını ileri sürdüğü gibi.[87]

Özetle kimi konularda farklı pozisyonlar almış olmalarına rağmen kader birliği yapan AKP ile FGC geçmişe sünger çekerek ittifak içine girdiler ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın, “Cemaat hukuku mahvetti, hükümet de buna izin verdi,”[88] diye tanımladığı tabloyu yarattılar.

Hem de dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ın 24 Kasım 2013’de, “Bazı çevrelerde başbakan cemaate kızgın olduğu için bu adımlar atılıyor deniliyor. Dört dörtlük iftira, yalan. Eğer olay cemaat olarak değerlendirilecekse, o zaman cemaatin en ileri gelenleri, mensupları bugüne kadar acaba Tayyip Erdoğan’a ne getirdiler de Erdoğan bunu geri gönderdi? Yani üniversitelerin hazırlanması, üniversitelerin verilmesiyle alâkâlı adımlardan tutun da birçok faaliyetlere yönelik yapabileceğimiz ne varsa bunları yaptık. Benden geri dönen hiçbir şey yoktur. Buna şahittir. Her şeyi Rabbim biliyor, başka bir şeyi söylemeye gerek yok”…

Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 24 Mayıs 2013’de, “Türkçe sevginin dilidir, ‘gelin tanış olalım’ diyen Yunus’un dilidir. ‘Gel ne olursa ol yine gel’ diyen Mevlana’nın dilidir. İnsanlığa barışı çağıran dildir. ‘Aç açabildiğin kadar sineni ummanlar kadar olsun. İnançla geril, insana sevgi duy. Kalmasın el açmadığın mahzun gönül. Dünyada her kim sevgiye muhtaç. Onun hayatını anlat bilsin ki ilaç. Aç herkese aç sineni aç, onun gibi ilaç’ diyen FG Hoca efendinin dilidir”…

Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Haziran 2013’de, “Bu ateşi yakan, bu yolu açan ve bu yolda yürüyenlere destek olan Muhterem FG Hoca efendimize Antalya’dan gönül dolusu selamlar, saygılar gönderiyorum. Kendisine teşekkür ediyorum. Türkçemizi dünyaya tanıtan kadrolar yetiştirdiği için”…

Dönemin Başbakan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in 20 Şubat 2012’de, “İnsan kendisine ait olan bir şeyi ele geçirir mi? Oraya sızmış, buraya sızmış bu su mu, nem mi? Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir tarafa bırakalım”…

Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın 22 Mayıs 2013’de, “Sayın Başbakanımıza da (Erdoğan’ı kastediyor) gitmeden önce konuyu açtım, ‘Fırsat bulursam böyle bir ziyaret yapmak istiyorum. İzin verir misiniz, uygun görür müsünüz’ dedim. Çok memnun oldu. Hatta ‘Keşke bizim için de mümkün olsa, biz de görüşebilsek’ dedi. Ama programları çok yoğundu. Bu programlardan fırsat bulup da böyle bir mesafeli ziyaret olabilir miydi o, pek ihtimal vermedi. Ama ‘Selamlarımızı, sevgilerimizi götürürsünüz. Özellikle birinci gün boş olacak. Mümkünse 15’inde bu ziyareti yapabilirsiniz’ demişti. Biz 15’inde oradaydık eşimle birlikte… Bizi aldılar dostlarımız, arkadaşlarımız, Hoca Efendi’yi bulunduğu yerde ziyarete götürdüler. Başbakan Erdoğan da selamlarının, sevgilerinin, iyi dileklerinin iletilmesini istedi. Bizden bir emirleri olur mu, bir tavsiyeleri olur mu onu da öğren dedi. Şüphesiz, son zamanlarda çok fazlasıyla speküle edilmiş, bazı konular üzerinde yazılıyor, çiziliyor. Bunları belki kendisine birinci ağızdan sormak, o konularda bir önerisi, bir tavsiyesi varsa veya bizim farkında olmadığımız herhangi bir yanlışımız varsa bu konularda da bizi aydınlatmasını rica etmekti”…

AKP Ş. Urfa Milletvekili-Eski Bakan Faruk Çelik’in, “İnsan merkezli bir hizmeti esas alan insanlara, ‘Hizmetinizi durdurun’ denir mi? Aksine teşvik edilir, desteklenir, elden ne geliyorsa o katkı sağlanır. Bu gerçeği görmemek ferasetsizliktir”…

Başbakan Yardımcısı Recep Akdağ’ın, “Hayatı insanlığa hizmetle geçmiş bu büyük zat için suçlamalarda bulunmak, son derece çirkindir; kara lekedir. FG Hocaefendi, hayatının her döneminde tertemiz kalmış bir kişidir. Kendisine şükran borçluyuz”…

Dönemin Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 2 Haziran 2013’de, “Bütün bu güzel çalışmalara istikamet veren, ilham kaynağı olan çok değerli FG Hocaefendimize buradan şükranlarımızı sunuyorum. Kendilerine saygılarımızı, hürmetlerimizi sizlerin huzurunda buradan iletmek istiyorum”…

Dönemin AB Bakanı Egemen Bağış’ın 28 Mart 2013’de, “Bu ülkenin değerini bütün dünyaya yayıyor. Gerçekten bu okulların vizyonunu ortaya koyan başta FG Hocamız olmak üzere bütün kahramanlara ben yürekten teşekkür ediyorum,”[89] ifadelerindeki üzere,iç içeydiler…

II.2) KAPIŞMA

Max Horkheimer’ın, “Tecrübelerimiz, ahlâk ve politikanın hemen bütün sorularının akılla değil, güçle belirlendiğini göstermektedir,” tespiti AKP-FGC kapışmasıyla bir kez daha doğrulandı…

FGC-AKP ilişkilerinin kırılma anı tabii ki 7 Şubat 2012 tarihindeki Yargı-MİT kriziyken;[90] 14 Aralık Operasyonu da Türkiye’de yaşanan şeyin ne olduğunu netleştirdi: “Güç ve iktidar savaşı”![91]

İlaveten dershane tartışması üzerinden, AKP ile FGC arasında Türkiye’nin alışık olmadığı boyutta bir kavga yaşandı. Başbakan Erdoğan ile FG ilk kez, aradaki temsilcilerini de atlayıp birbirine açıktan yanıt verdikleri kavga sürecinde sırlar ortaya döküldü, bilinmeyen belgeler havada uçuştu.

Erdoğan, cemaat için “karşı taraf” derken, cemaatten AKP’ye “firavunlar” yanıtı geldi. Erdoğan ve AKP’lilerin altında imzaları olan MGK’nin “Cemaati bitirme planı” ve AKP dönemindeki fişlemelerin belgesi kavga sayesinde ilk kez ortaya çıkarken, taraflar seçimlere yönelik birbirinin gücü konusunda da karşılıklı ölçümler yaptı.[92]

AKP ile FGC arasındaki kavganın sinyallerini ‘Zaman’ gazetesi, 14 Kasım’da dershanelerin kapanmasına ilişkin yasal çalışmayı “Eğitime Darbe Planı” manşeti ile verince; ilk açıklama, aynı gün, haberin muhatabı Milli Eğitim Bakanlığı’ndan (MEB) geldi: “Manşetin ardından sistematik bir kampanya yürütüldü, haberdeki bazı ifadeler alenen yalan ve ilgili kamuoyunu kışkırtıcı.”

FG’den ilk tepki, manşetin ertesi günü gelmişti: “Firavun aleyhinizdeyse, Karun aleyhinizdeyse isabetli bir yolda yürüyorsunuz demektir. Vallaha cennetin kapılarını bile, bunlar kapatmak isteyebilirler.”

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, 16 Kasım’da, konuyu cemaate defalarca izah ettiklerini belirtirken, “Kırıldık” diyor ve ekliyordu: “mesele başka bir şey mi diye düşündük.”

Gazetenin yayınları sürünce Erdoğan, 24 Kasım’da, tepkisini sertleştirdi: “Bu iş bitti. Şimdiye kadar cemaatteki kardeşlerimiz bizden ne istediler de yapmadık. Ben bu makamda olduğum sürece kimse geri adım beklemesin.”

Tüm bu tartışmalar sürerken, Taraf gazetesi, 28 Kasım’da belgeleriyle “Gülen’i bitirme kararı 2004’te MGK’de alındı” manşetini attı. Hükümet kararların “uygulama aşamasına gelmediğini” açıkladı.

Hükümetin bu savunmasına ‘Taraf’ gazetesi 30 Kasım’da yeni bir belge ile yanıt verdi: Dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer imzasıyla tüm kurumlara gönderilen yazıda, MGK kararlarının uygulanması ve sonuçların rapor olarak Başbakanlık’a gönderilmesi istenmişti. ‘Taraf’a yanıt bu kez Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’dan geldi: MGK kararı ile uygulama talimatının birbiriyle ilişkili olmadığını, işlemin “rutin” olduğunu savundu.

AKP-FGC kavgası alttan alta harlanırken, Türkiye tarihinin en büyük siyasi krizlerinden birisini başlatan ve AKP ile Gülen cemaati arasındaki ipleri koparan 17 Aralık süreci geldi çattı.[93]

O gün, İstanbul’da bir operasyon başlatıldı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili Zekeriya Öz’ün koordinasyonunda, savcı Celal Kara’nın talimatıyla dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, işadamları Ali Ağaoğlu, Rıza Sarraf ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’in de aralarında bulunduğu 89 kişi evlerinde yapılan aramaların ardından gözaltına alındı.

Operasyon, büyük siyasi krizi başlattı. Kimilerine göre, operasyondan bir gün önce milletvekili Hakan Şükür’ün Başbakan Erdoğan’a dershanelerle ilgili tepki göstererek AKP’den ayrılması ve bazı köşe yazarlarının “bu son uyarıydı” değerlendirmesinde bulunması, operasyonun başlangıcını simgeliyordu.[94]

Aslı sorulursa kavganın görülen yüzüdür dershaneler. İşin içinde rant vardı, iktidar mücadelesi vardı… Bir de ABD, İngiltere, Almanya… Cemaatin bu ülkelerdeki gücü, lobi çalışmaları…[95]

AKP hükümeti ile Cemaat arasındaki çatışmayı değerlendiren Osman Tiftikçi, 1990’larda FGC’nin piyasaya sürüldüğünü söyleyerek, “Gülen’in aşağıdan yukarı doğru kitleselleşme gibi bir derdi yok. 90’lı yıllarda devlet ılımlı İslâm’a uygun dönüşümü Gülen Cemaati’yle Türkiye’de yaptı. Gülen’in yaptığı, doğrudan doğruya kitleleri emperyalizmi siyasetine ve istemlerine ikna etmek,” dedi.[96]

Şunu görmek gerek: “Konu üç beş dershane meselesi değil yüzeydeki ve derindeki devlet aygıtına kimin sahip olacağı meselesi”yken;[97] ‘The Guardian’ da, AKP cemaat mücadelesinin modern Türkiye demokrasisi açısından depresif bir tablo[98] sunduğunu yazıyordu.[99]

Böylece AKP-Cemaat ortaklığının 17-25 Aralık 2013 operasyonu ile bozulmasıyla FGC’ne yönelik operasyonlar hız kesmedi. Soruşturma genişledikçe savcısından gazetecisine, işadamından futbolcusuna çok sayıda isim yurtdışına yerleşti.

Ancak FGC geri adım atmadı.

FG, iktidar kavgası yaşadığı AKP’nin kendisi ve cemaate yönelik eleştiri ve suçlamalarına “hodri meydan” diyerek meydan okuyup, yalanların zamanla döküleceğini ileri sürerek, “Allah’ın onları ıslah etmesi için dua ediyorum,” dedi.[100]

Erdoğan için de “padişah” benzetmesi yaparak, “Çevresi zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyor,” diyerek, Öcalan’la ya da “dağdakilerle” müzakereye karşı olmadığını[101] belirtti.[102]

FG, ‘The New York Times’a makalesinde, bir dönem kendisinin de AKP’yi desteklediğini hatırlatıp, hükümetle yollarının nasıl ayrıldığını yazarken;[103] BBC’ye verdiği mülakatta kullandığı dil ve tespitleri, Erdoğan’a ve peşinden giden “Bremen mızıkacıları”nı eleştirdi.[104]

‘The Wall Street Journal’dan Joe Parkinson ile Ayla Albayrak’a açıklamalarında da FG, Erdoğan’ın reform yolundan ayrıldığını belirtip, “Türk halkı, son iki yıldır demokratik sürecin tersine dönmüş olmasından dolayı üzüntülü… İdeoloji, sempati veya dünya görüşüne göre yapılan tasfiyeler, şimdiki hükümetin sonlandırmaya söz verdiği geçmişin uygulamalarıydı,”[105] ifadelerini kullandı.

FGC’nin “amiral gemisi” ‘Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ da 13 Ağustos 2013 kapsamlı bir açıklama yapıp,[106] haklarında ileri sürülen 11 iddiaya cevap verdi. Ruşen Çakır’ın, “Açıklamanın tümü savunma diliyle kaleme alınmış ancak bu, kesinlikle başı, boynu eğik bir savunma değil. Tam tersine birçok iddia üzerine söylenenler savunmadan çok suçlama olarak tanımlanabilir… Buna bağlı olarak, cemaatin iktidar partisine karşı ‘özür dilemeci’ bir tavrı olmadığını, kendisini hükümete ‘şirin gösterme’ye çalışmadığını da söyleyebiliriz,”[107] diye betimlediği tutum ekseninde Herkül.org adlı internet sitesinde “sohbet”leri yayınlanan FG konuşmasında AKP’ye mesaj gönderip, “Çok kötü şeyler duyabilirsiniz” ifadelerini kullandı.[108]

Özetin özeti: FGC-AKP kapışması, “Karşımızda ikili bir otoriter kapan var,”[109] saptamasındaki üzere aynı kamp içindeki bir iç hesaplaşmadan başka bir anlam taşımıyordu.

“Güç alanları” için rekabetin had safhaya çıktığı yüksek tansiyon ortamında Alev Alatlı, “Cemaat, Allah rızası için kalkışılan hayırhah bir hareket vasfını yitirirken, Fethullah Hoca bilge bir mürşid olmak niteliğini kaybetti. Bilge din adamı kimliğini kaybetti.’ Cemaat, masonik ölçülerde kapalı kutu. Ülküsünden başlayarak, örgütlenme biçimine, malî kaynaklarına kadar söylentiden öte hiçbir şey bilmiyoruz,”[110] diye haykırırken AKP ile FGC arasında kavga karşılıklı hamleler tasfiyelerle tırmandıkça tırmandı.

Artarak devam eden gerilim, ekonomik, sosyolojik, psikolojik, kültürel dengeleri etkilerken; Cüneyt Özdemir’in, “Bu kavga şu anda siyaset arenasındaki iki güçten birinin galibiyeti ile sonuçlanacak,”[111] saptamasına ek olarak; çok önceden Ahmet Şık, “Bu, cephe savaşı sonrası bir meydan muharebesi!”[112] demişti…

Ayrıca AKP-FGC gerginliğine ilişkin olarak Mehmet Bekaroğlu da, “Bu kavgada artık geri dönüş yok,”[113] derken; ‘Hudeybiye Barışı’[114] da nihayete ermişti…

Ancak öne çıkan görüngünün ardındaki gerçek: yaşanan politik krizin bir iktidar meselesi olması yanında; “İktidar koalisyonu içinde açık ve yasal hâkim güç olan AKP ile gizli ortak konumunda olan Gülen Cemaati arasındaki kapışma, otoriterizmin tezahürlerinden birisi”ne[115] tekabül etmesiydi…

III. AYIRIM: KORKU İKLİMİ

Şaibelerle bezeli 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle[116] müthiş bir korku iklimi dört yanı sardı; Trevanian’ın, “Korkaklar her zaman için cesur insanlardan daha tehlikeli olurlardı. Bir kere sayıları daha fazlaydı. Sonra, arkadan vururlardı. Vurdukları zaman da kötü vururlardı. Çünkü sağ kalırsanız öç alacağınızdan korkarlardı”[117] ya da Noam Chomsky’nin “İnsanlar korktuklarında, daha tehlikeli türler ortaya çıkmaya eğilimlidir,” ifadelerindeki üzere…

III.1) AKP TAVRI

Dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun, 2013’te ABD Pennsylvania’da FG’le görüşmesinde, ona son kez “Dön” çağrısı yapmasıyla[118] ipler koptu.

Sonrasında ‘Yeni Şafak’ gazetesi 30 Mart 2014’de FG ile ilgili yeni belgeler yayınlayıp, onun daha askerlik döneminde Mason teşkilâtları ile bağlantıları, bu bağlantılar üzerinden Moon tarikatı, MOSSAD ve CIA ile irtibatları, gençlik döneminden itibaren bir proje olarak yetiştirilip hazırlanmasına dair bilgi ve belgeleri servis etti.[119]

Sakarya’dan bir suç duyurusu üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, FG hakkında soruşturma başlattı. UYAP’ta kaydı görünmeyen soruşturmayı sürdüren Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosu savcılarından Serdar Coşkun, Sakaryalı vatandaşın iddialarının araştırılması için Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne talimat yazısı yazdı.[120]

FG’in 1990’da aldığı hususi damgalı (yeşil) pasaportun usulsüz yöntemlerle alındığı gerekçesiyle Erzurum Valiliği tarafından iptal edildi. [121]

Erdoğan’ın “Cadı avıysa cadı avı” açıklamasının ardından, iktidara gelir gelmez çıkardığı yurtdışındaki cemaat okullarına destek genelgesini iptal etti. AKP, dünyada cemaat okullarının desteklenmesi için yayımladığı 11 yıllık genelgeyi kaldırdı. 2003 yılında dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül imzasıyla yayınlanan ve Gülen okullarının yurtdışında desteklenmesini öngören genelgenin iptal edildiği 23 Nisan hazırlıkları öncesinde dış temsilciliklere duyuruldu.[122]

Dahası FGC için “İhaneti, oyunu, tezgâhı apaçık ortaya çıktı. Artık bunların hiç kimseyi kullanması mümkün değildir,”[123] diyen Erdoğan, FG’in iadesi için Washington’a baskıyı artırırken, 14 Aralık operasyonu sonrasında “yakalama kararı” çıkaran mahkeme aracılığıyla hükümet “kırmızı bülten” için harekete geçti.[124]

Terörle Mücadele Daire Başkanlığı 30 ilin emniyetine gönderdiği gizli yazıda, “Gülen cemaatinin silahlı gücünün bulunup bulunmadığının” araştırılması istenip; cemaat üyelerinin Santoro, Dink, Danıştay gibi cinayetlerle bağlantılarının incelenmesi de talep edildi.[125]

Ve nihayet Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mazhar Baglı’nın şu ifadeleriyle AKP dilinin altındaki baklayı çıkardı:

“Gerektiğinde namaz kılmaktan feragat edilebileceğini, alkol alınabileceğini, başörtüsünün çıkarılabileceğini ve hatta dinini gizleyebileceğini telkin eden bir yapı belirlemiş olduğu kimi hedefler için kendi içinde tutarlı olabilir. Ancak bu durumu kendisi gibi olmayanlar için de ontolojik bir zorunluluk hâline getirirse işte o zaman büyük bir zulüm ve baskı doğar…

Gülen Çetesi’nin de öncü aktörlerini dikkatlice dinleyin, her şeyi ben bilirim ve her sorunun cevabı vardır bende. ‘Hoca efendi bir doktor kadar tıp bilimlerini bilir’ sözünü binlerce kez işitmişsiniz. Her şeyi ben bilirim ve her sorunun cevabı bende vardır psikolojisi hem cehalete hem faşizme hem de şeytani hilelere işaret eder. Ki yaşanan süreç, tüm bunları somut olarak örneklendirmemize imkân tanıyan onlarca örnek olay üzerinden yürütülmektedir. Faşizmse faşizm, şeytanlıksa şeytanlık, hileyse hilelerin en alçağı mevcuttur.”[126]

Evet AKP, FGC’ini ötekileştirip, tasfiye etmesine ediyordu da “FETÖ’nün siyasi ayağı nerede?”[127] diye soruyordu Hikmet Çetinkaya…

Yanıt Selçuk Candansayar’ın şu satırlarındaydı: “Sağın tüm bu ‘renklerinden’ eli boş dönen RTE’nin gözünü yeniden Cemaat’e dikmesi kaçınılmaz. Yüz binden fazla aileyi dolaysız, yüzbinlerce insanın da iş ve mülkiyetini dolaylı olarak etkileyen tutuklama ve ihraç furyası aynı zamanda bir koz da veriyor. Bir rehin alma durumu.

Mafya filmleri mi gerçekten esinlenmiştir, mafya mı filmlerden etkilenmiştir bilinmez, ama çok sık kullanılan bir tema vardır. Hesaplaşmalarda reisleri öldürülen ailelerin üyeleri, öldüren aileye katılırlar. Galip gelen ailenin reisi de başsız kalan aile üyelerinin hayat haklarını ve çıkarlarını korur. Sadece yağma artık onun kontrolüne geçer. O meşhur el öpme sahnesi. Vakıf olanların darbe davalarına, göreve geri dönmelere, dokunulmayanlara biraz da bu gözle bakmalarında yarar var. Ne demişler, eski dost düşman olmaz.”[128]

III.2) FGC İLE MÜCADELE

Yaşar Kemal’in, “Kanun kâğıtlarda kaldı!”[129] diye betimlediği koşullarda FGC ile mücadele mi?

Yanıt: Kocaman bir hiç! Tabii, “FETÖ ile mücadele’den cebini dolduranlar,”[130] dışında…

“Nasıl” mı?

“FETÖ’nün 15 Temmuz darbe girişiminin ardından örgüt üyesi oldukları ayrıca finansal destek sağladıkları öne sürülen ve haklarında soruşturma başlatılan bazı işadamları hakkında takipsizlik kararlarındaki artış son günlerde dikkat çekici boyutlara ulaştı. Ayrıca hakkında iddianame düzenlenen ve tutuklanan işadamlarının birçoğu tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilirken, bazıları ise hiç tutuklanmadı. Yurtdışına firar eden ve haklarında FETÖ soruşturması bulunan isimlerin lüks yaşantıları dikkat çekerken, FETÖ’nün siyasi ayağına ilişkin soruşturma yapılmaması ise hâlen tartışma aşamasında.

FETÖ soruşturması kapsamında kayyım atanan Akfa Holding ve alt şirketlerine yönelik 84 sanıklı davada sadece 5 kişi tutukluydu. 2 Ekim tarihinde görülen davada mahkeme heyeti Fatih Aktaş, Hasan Sayın, İbrahim Sayın ve Ferhat Aktaş’ın tahliyesine karar verdi. Böylelikle 84 sanıklı dosyada tutuklu tek sanık kaldı,”[131] denildiğinde yıl 2019’du…

“FETÖ borsası” yanında bir de kayyım talanı var!

Örneğin AKP Gaziantep İl Başkanı Mehmet Eyup Özkeçeci’nin Dış İlişkiler’den sorumlu Başkan Yardımcısı, 15 Temmuz’un ardından TMSF’ye devredilen şirketlere kayyım olarak atanan isimdi ve İl Başkan Yardımcısı Mahmut Birlik aralarında “FETÖ’nün kasası” suçlamasıyla davası süren Naksan Holding’le birlikte toplam 7 şirketin yönetimine kayyım olarak atandı.

Özkeçeci’nin il başkanlığına yeniden seçilmesiyle başkan yardımcılığına getirilen Mahmut Birlik’in kayyım olarak atandığı şirketlerin adresleri tamamen İstanbul’un ilçelerinden oluşuyor. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) 9 Mart 2018 tarihinde güncellenen listesine göre AKP’li üst düzey yöneticinin kayyım olarak atandığı şirketler şöyleydi: i) Naksan Holding A.Ş.; ii) SOHO Yatırım İnşaat Gayrimenkul Dış Ticaret; iii) Tasfiye hâlinde Cardiatech Sağlık Ürünleri; iv) Vera Denizcilik; v) Verimli Plastik Film ve Enerji; vi) Atlas Halı Aksesuar ve Mobilya; vii) Sanal Kokpit Simülatör Üretim…[132]

Bu kadar da değil! TMSF’nin kayyım olarak atandığı FETÖ’cü şirketlere Erdoğan’ın milat olarak kabul ettiği 17-25 Aralık’tan sonra milyonluk ihaleler verildiği ortaya çıktı. Bazı ihaleler 15 Temmuz’dan sonra da sürdü. Kayyım atanan “23 şirkete 17-25 Aralık’tan sonra 77 ihalede toplam 183 milyon TL” akmış. İhaleleri veren kurumlar arasında bakanlıklar, Yargıtay, kamu hastaneleri de vardı.

17-25 ARALIK’IN ARDINDAN KAYYIM ATANAN ŞİRKETLERE VERİLEN İHALELER[133]
İki ihalede 30 milyon TLAKBOR Boru Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.’ye 25 Kasım 2016’da kayyım atandı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü 20. Bölge Müdürlüğü (K. Maraş) ve DSİ Devlet Su İşleri 6. Bölge Müdürlüğü’nden (Adana) toplam 30 milyon TL’lik olan iki ihale almış.
G. Antep’te 8 ihaleAKFA Teknoloji Ses ve Görüntü Sistemleri Sanayi ve Ticaret AŞ’ye 26 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. Maliye Bakanlığı’na bağlı Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü (DMO) G. Antep Bölge Müdürlüğü ve Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü (DMO) İstanbul Bölge Müdürlüğü’nden toplam 1 milyon 600 bin TL’lik 8 ihale almış.
5 ihale, 5 milyon TLANSA Otomasyon Bilgisayar Mühendislik San. Tic. Ltd. Şti’ye 21 Şubat 2017 tarihinde kayyım atandı. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Erzurum Kamu Hastaneleri Birliği, Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu Samsun Kamu Hastaneleri Birliği’nden ve G. Antep Üniversitesi’ne bağlı G. Antep Üniversitesi Rektörlük Özel Kalemi’nden toplam 5 milyon TL’yi aşan 5 ihale almış.
Silivri Cezaevi için ihaleATLAS Sağlık Ürünleri Ticaret AŞ’ye 27 Eylül 2016 tarihinde kayyım atandı. Adalet Bakanlığı’na bağlı Silivri Açık Ceza İnfaz Kurumu ve Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’ndan değişik tarihlerde toplamı 276 bin TL’yi aşan üç ihale almış.
Enerji alanında 5 ihale; 5 milyon TLAydınlı Hazır Giyim Sanayi ve Ticaret AŞ’ye 25 Ocak 2017 tarihinde kayyım atandı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı TEDAŞ Genel Müdürlüğü (Ankara), Türkiye Elektrik İletim AŞ Genel Müdürlüğü (TEİ- AŞ) Malzeme Yönetimi ve Ticaret Dairesi Başkanlığı ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü (TPAO) Makine İkmal ve İnşaat Daire Başkanlığı’ndan toplam 5 milyon 150 bin TL’yi aşan 5 ihale almış.
Gıda Bakanlığı’ndan iki ihalede 96 milyon TLAYNES Gıda Sanayi ve Ticaret AŞ’ye 1 Temmuz 2016 tarihinde kayyım atandı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Hayvancılık Genel Müdürlüğü’nden 96 milyon 300 TL’yi aşan iki ihale almış.
Et ve Süt’ten 10 milyon TLBAKPİLİÇ Entegre Tavukçuluk AŞ’ye 8 Aralık 2016 tarihinde kayyım atandı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na bağlı Et ve Süt Kurumu Genel Müdürlüğü’nden 10 milyon 120 bin TL’yi aşan iki ihale almış.
Adalet Bakanlığı’ndan 3 milyon TLBİR-TEL İletişim Teknolojileri Turizm San. Tic. Ltd. Şti’ye 21 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. Adalet Bakanlığı’na bağlı Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı’ndan 2 milyon 975 bin TL’lik bir ihale aldı.
Eğitim ve sağlıktan 5 ihale, 2 milyon TLÇankallar Oto Doğrultma Oto Boyacılık Lokanta ve Unlu Mamüller İşletmesi Sanayi Ve Ticaret Ltd Şti’ne 21 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Antalya Kamu Hastaneleri Birliği, Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’ndan ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Akköy İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile Denizli Özel Eğitim Anaokulu’ndan toplamı 1 milyon 840 bin TL’yi aşan 5 ihale almış.
F tipi ihalesiDAYLAN Petrol Nak. Tur. Tic. Ltd. Şti’ye 25 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. Adalet Bakanlığı’na bağlı Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan 113 bin TL’yi aşan ihale almış.
Dorukkaya’ya 6 ihaleDORUKKAYA Matbaa Yay. Rek. Mad. Enerji ve İnş. AŞ’ye 31 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. TRT Genel Müdürlüğü Satınalma Dairesi Başkanlığı, Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Bilim Toplum Daire Başkanlığı, Başbakanlık’a bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Döner Sermaye İşletmesi ve Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Devlet Kitapları Müdürlüğü’nden toplam 760 bin TL’yi aşan altı ihale almış.
15 ihale birdenFEVZİOĞLU Petrol Un Gıda Nakliyat Ticaret ve Sanayii Limited Şirketi’ne 1 Aralık 2016 tarihinde kayyım atandı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Yenişehir İlçe Emniyet Müdürlüğü, Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı İzmir Bornova Jandarma Tedarik Merkezi Komutanlığı, Milli Savunma Bakanlığı Ankara Tedarik Bölge Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı Bursa Tedarik Bölge Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı İzmir Tedarik Bölge Başkanlığı’ndan 4 milyon 150 bin TL’yi aşan 15 ihale almış.
Sağlık alanında 2 ihaleGARNET Tıbbi ve Teknolojik Sistemler AŞ’ye 22 Aralık 2015 tarihinde kayyım atandı. Kocaeli Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi ile Sağlık Bakanlığı’na bağlı İstanbul Fatih Kamu Hastaneleri Birliği’nden 2 milyon 19 bin TL’yi aşan iki ihale almış.
Tek ihalede 11 milyon TLGÜRMED Tıbbi ve Teknolojik Sistemler Sanayi Ve Ticaret A.Ş.’ne 22 Aralık 2015 tarihinde kayyım atandı. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Kocaeli Kamu Hastaneleri Birliği’nden 10 milyon 840 bin TL’yi aşan bir ihale almış.
Emniyetten ihaleHACILAR Petrol Ürünleri Lokanta Nakliye Otomotiv Turizm ve Ticaret Ltd. Şti.’ne 7 Eylül 2016 tarihinde kayyım atandı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Düzce İl Emniyet Müdürlüğü’nden toplam 922 bin 500 TL’lik bir ihale almış.
Bilişimde 3 ihaleİDEKS Danışmanlık Eğitim ve Bilişim Teknolojileri Medya Reklam Ticaret Ltd. Şti’ye 25 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Strateji Geliştirme Başkanlığı, Maliye Bakanlığı’na bağlı Devlet Malzeme Ofisi Genel Müdürlüğü (DMO) III No’lu Satınalma Daire Başkanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Destek Hizmetleri Dairesi Başkanlığı’ndan toplam 332 bin TL’yi aşan üç ihale almış.
Siirt’te defterdarlık ihalesiİSF Yemek Yapımı Gıda Temizlik Turizm İnşaat Enerji Üretimi Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ne 5 Ocak 2017 tarihinde kayyım atandı. Maliye Bakanlığı’na bağlı Siirt Defterdarlığı Personel Müdürlüğü’nden toplam 111 bin 780 TL’lik bir ihale almış.
Orman Bakanlığı’ndan iki ihaleKURSAN Petrol Tarım Nakliyat İnşaat Canlı Hayvan Süt ve Süt Ürünleri Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ne 30 Temmuz 2016 tarihinde kayyım atandı. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bağlı Balıkesir Orman İşletme Müdürlüğü ve Yusufeli Orman İşletme Müdürlüğü’nden toplam 213 bin 800 TL’lik iki ihale almış.
3 ihale, 3.5 milyon TLRECEPOĞLU Kardeşler Petrol Gıda Tekstil Orman Ürünleri İnşaat Sanayi Ticaret Limited Şirketi’ne 7 Eylül 2016 tarihinde kayyım atandı. Düzce Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi ve İçişleri Bakanlığı’na bağlı Düzce Özel İdaresi Plan Proje Yatırım ve İnşaat Müdürlüğü’nden toplam 3 milyon 324 bin TL’lik üç ihale almış.
Yargıtay ve ÖSYM’den 1 milyon TLSABİT Ölçme Değerlendirme Bilişim ve Tic A.Ş.’ne 1 Haziran 2017 tarihinde kayyım atandı. Yargıtay Genel Sekreterliği ve ÖSYM, Ölçme, Seçme ve Yerleştirme Merkezi Başkanlığı ÖSYM Bilgi Güvenliği ve Yönetimi Daire Başkanlığı’ndan toplam 1 milyon 123 bin TL’yi aşan iki ihale almış.
3 ihale, 2 milyon TLSAĞLAM Taşımacılık Galericilik Gıda Maddeleri Pazarlama Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi’ne 5 Ekim 2016 tarihinde kayyım atandı. İçişleri Bakanlığı’na bağlı Denizli Polisevi Şube Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Merkezefendi İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve Pamukkale Üniversitesi Diğer Merkezler’den toplam 2 milyon 32 bin TL’yi aşan üç ihale almış.
Yine bakanlık: 3 milyon TLSARILAR İnş. AŞ’ye 14 Haziran 2017 tarihinde kayyım atandı. Akdeniz Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı ve Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı’na bağlı Karayolları 13. Bölge (Antalya) Müdürlüğü’nden 3 milyon 327 bin TL’lik iki ihale almış.
2 ihaleVENERO Bilişim San. ve Ticaret Limited Şirketi’ne 23 Aralık 2016 tarihinde kayyım atandı. Türkiye Elektrik Ticaret ve Taahhüt A.Ş Genel Müdürlüğü (TETAŞ) Satınalma Müdürlüğü ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı Genel Müdürlüğü (TPAO) TP Petrol Dağıtım Anonim Şirketi’nden toplam 1 milyon 207 bin TL’yi aşan iki ihale almış.

Böylesine iç içe geçen AKP’nin FGC ile mücadelesi ne kadar mümkün olabilirdi ki?

Evet iç içeydiler! Bunda şüphe yoktu ve kimse de inkâr edemezdi…[134]

Örneğin Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı döneminde, Çankaya Köşkü’nde doktorluğunu yapan Sedat Caner, “FETÖ’nün Gazi Üniversitesi yapılanmasına yönelik gerçekleştirilen operasyonda gözaltına alındı ve 2 Ağustos 2018’de tutuklandı. Bank Asya’da para artırımı yapmak ve ByLock kullanmakla suçlanıp FETÖ’nin tepe yönetimiyle irtibatları olduğu” iddia edilen Caner, Gül’ün İpek’in otelinde tatil yaptığını, ByLock yüklü telefonun da Cumhurbaşkanlığı’ndan verildiğini söyledi![135]

Örneğin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “aile fertleri FETÖ’den gözaltına alınarak tutuklanan Cömertoğlu ailesi tarafından yaptırılan anaokulunun açılışını yaptı.” Antalya Valiliği de yine Cömertoğlu ailesiyle yeni bir anaokulu için protokol imzaladı![136]

Örneğin “FETÖ’nün siyasi ayağı”na ilişkin yeni veriler, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin aldığı kararlarla yeni bir boyut kazandı. AKP’li Melih Gökçek döneminde, belediye meclisinde alınan kararlarla bir kısmı firari eski savcı Şadan Sakınan, eski Yargıtay Genel Sekreteri Aydın Boşgezmez ve “Kozmik Oda’nın savcısı” olarak nitelenen Mustafa Bilgin’in kurdukları konut kooperatifine normalinden üç kat fazla inşaat hakkı tanındığı ortaya çıktı![137]

Örneğin “Türk hükümet yetkilileri, Dışişlerini devreden çıkararak Gülencileri uzun yıllar Washington’da gayri resmi temsilcilik olarak kullandı” diyen bir siyaset uzmanı, “Kendi elleriyle diplomat diye tanıştırdıkları insanlara şimdi terörist diyorlar; inandırıcı değil,”[138] diye ekliyordu!

Örneğin “Kayseri’de FETÖ yargılamaları ilginç bir tablo ortaya çıkardı. FETÖ davalarından hapis cezası alan; İçişleri Bakanlığı’nın gri listede aradığı işadamlarının şirketlerine AKP’li Kayseri Büyükşehir Belediyesi ile iştiraklerinden ihale yağmış. 3 şirket 2010-2016 yılları arasında 19 ihalede toplam 20.5 milyon TL almış. Bu süreçte siyasi isim olarak bir tek eski AKP İl Başkanı yargılandı”![139]

Örnekleri daha çoğaltmak mümkün; ancak durup, soruyu tekrarlamak gerek: “FGC’nin siyasi ayağı neredeydi?”

Hayır! Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun, “Hakan Şükür siyasi ayaktı”[140] lakırdısı yetmez! Bunun fazlası ve ötesidir söz konusu olan…

Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın, “Benim dönemimde FG ile resim çektirmek siyasi anlamda önemli bir prestijdi. Abant toplantılarına koşa koşa gidenler vardı. Onların birçoğu şimdi aktif siyasette! Böyle bir ortamda nasıl mücadele edeceksiniz?”[141] saptaması, hemen her şeyin özeti gibidir…

Bu noktada “Kandırıldım, bilmiyorum demek yeterli mi?”[142] Asla değil!

Ya da “Yargıtay, 17 Aralık operasyonu öncesindeki AKP-Cemaat ortaklığına ‘Kaçınılmaz hata’ dedi, ‘Bu yanılgı içinde bulunanların cezalandırılamayacağı’ yorumu yaptı,”[143] tutumu kabul edilebilir mi? Hayır, bu da mümkün değil…

O hâlde?!

IV. AYIRIM: “SON”UÇ YERİNE

FGC’de, emperyalist-kapitalist pisliğin bir parçasıdır; ne bir eksik ne de bir fazla…

Tam da bu noktada “Eğer dünya üzerinde ‘İyi’ yoksa onu icat etmek gerekir,”[144] demekten başka hiçbir şansımızın olmadığını unutmadan; 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında[145] OHAL’lerle “FETÖ’nün mirasını tamamlayan”[146] totaliter bir “Şahsımcılık!”[147] ile yüz yüze olduğumuzun bilincinde olmalıyız.

Darbe girişimini[148] “Allah’ın lütfu” gören iktidar, bu sürecin ilk bölümünde ülkeyi OHAL yetkileriyle yönetti. 

Sonrasında iktidar, 15 Temmuz’un konjonktüründen yararlanarak Türkiye’de hükümet sistemini değiştirdi. Parlamenter sistem yıkıldı, yerine “Türk tipi başkanlık sistemi” getirildi. 

Böylece 2016-2018 kesitindeki OHAL yönetimi, güncellenerek “tek adam rejimi”ne dönüştürüldü.

Söz konusu “şahsımcılık sisteminin” devletinde, Merkez Bankası’nda, bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurumlarda (BDDK, EPDK, SPK, vb.), TÜİK, diplomaside (büyükelçiler) ve akademide (rektörler); tüm atamaları tek bir kişi yapıyor.

Üstelik tüm liyakat kriterleri, seçim sistemleri (rektörler), istişare sistemleri (“üçlü karar/ kararname”, bakanlar kurulu kararları ile atamalar) da iptal edildi.

Sistemdeki tüm gücün sahibi ve partisinin de genel başkanı olan bir Cumhurbaşkanı ile Meclis’in kendini geri çekeceğini, ülkemizin artık büyük ölçüde kararnamelerle yönetiyor.

Özetle, FGC devletin “kritik” noktalarını ele geçirmek ve iktidarı kuşatmak için AKP’den yararlanırken, AKP de FGC’ni olarak gördüğü Kemalist rejimin kalıntılarını tasfiye etmek, devleti dönüştürmek amacıyla kullandı. Bu, “siyasi” olduğu kadar, “bol akçalı” da bir ortaklıktı. Ancak sonunda, kaçınılmaz kavga patlak verdiğinde, AKP FGC’yi tasfiye, “şahsım” rejimini takviye ederken, “paralel şirketler”e atanan kayyımlar ve şantaj-tehditle “çökmeler” aracılığıyla devasa miktarda sermaye transferi sağladı yandaşlarına… Tüm bunları yaparken, FGC’nin çözülmesiyle[149] “biat eden” eski cemaatçileri himaye altına alma “alicenaplığı”nı da esirgemedi…

Söz konusu hâl resmî ideolojik yalana, tahrifata, yok saymaya, adıyla çağırmamaya dayalı resmî tarihin pratikteki bir versiyonuyken; “garp cephesinde yeni bir şey yok”tur.

“Bu, fıtraten ırkçı bir rejimdir. Rejimin muteber saydığı insan: Türk, Müslüman, Sünnî, Hanefi olandır… Onun dışındakilerin hayat hakkı yoktur.”[150]

O hâlde ötekileştirilenlerin mevcudiyeti, bu rejimin nihayetine kodlanmıştır.

Nâzım Hikmet’in, “Nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden/ güzel, rahat günlere inanıyordu,” dizelerindeki üzere karamsarlığa prim verilmemesi gereken koordinatlarda “şahsımcılık” rejiminin dincilik, lider kültü ve şoven milliyetçilik üzerinden saflaştırmalarına karşı, saflaşmayı önlemeye, hele kültür savaşını yadsıyarak “kutuplar” arasında köprü kurmaya çalışarak direnilemeyeceği aşikarken; tek yol emek eksenli itirazı toplumsallaştırmaktır.

Evet, “Gömülecek bir yerimiz bile yoksa vatanda/ Ve dövülmüş köpek gibi yalnızsak/ Bu suç bizim suçumuz ey emekçiler/ Bu karanlık bizim karanlığımız!” çığlığına kulak vermek gerek Hasan Hüseyin’in…

Sonra da “Kulağında karanfil taşıyan halkımın oğulları/ Atlanın gidiyoruz./ Buğulu bir şafak vakti yeniden düşüyoruz yollara/ Eski zamanlarda olduğu gibi/ Dersimiz tarih. Unutmayın kaldığımız yeri/ yenilmedik daha,” dizelerini anımsayın Murathan Mungan’ın…

Tam da bu tabloda “İtirazın İki Şartı”na sarılacağız Nevzat Çelik: “Çok olmadığımız kesin/ Çok olan tarafta değiliz/ Çok olan tarafta olmayacağız/ Türkiye’de Kürt olacağız/ Kürtlerde Ermeni/ Ermenilerde Süryanî/ Gidip Almanya’da Türk olacağız/ Hollanda’da Surinamlı/ Fransa’da Cezayirli/ İran’da Azeri/ Amerika’da zifiri zenci olacağız/ Çoğalan zencide mutlaka Kızılderili/ İsrail’de Filistinli/ Köpeğin karşısında kedi/ Kedinin karşısında kuş olacağız/ Kuşun karşısında börtü böcek/ Hakemler hep karşı takımı tutacak/ Ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı/ Çiçeklerden kamelya olacağız/ Az kolumuzun tarafında/ Solda olacağız/ Bu itirazın ilk şartı/ Solda da az olacağız/ Devrimi çoğaltırken çünkü/ Bir başka devrime hızla azalacağız/ Bu da itirazın ikinci şartı.”

FGC’yi de, benzerlerini de yaratan zemini aşmak için “Ne yapmalı” mı?

Yanıt, “Sadece kitap okumak yetmez. Meydan okumayı da bilmeli insan… Kendine, dünyaya, hayata, zalime; yeri geldi mi hepsine birden meydan okumalı,” diyen Lev Tolstoy’da!

Çünkü “Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz”…[151]

13 Ağustos 2021 11:51:23, İstanbul.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Stuttgart'ta HDP'ye Baskılar Protesto edildi

Paz Eyl 19 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Avrupa Demokratik Kürt Toplum Kongresi (KCDK-E) nin çağrısı ile ,İktidar tarafından kapatılma şantajı yapılan HDP’yi sahiplenmek için Avrupa çapında yürüyüş ve mitingler düzenliyor. Gazetemiz Devrimci Demokrasi okurlarının da bulundukları kentlerde baskıları protesto etme ve HDP ye yönelen fiili, ve hukuki saldırılar nedeniyle dayanışma amaçlı eylemlere […]

Kategoriler


Translate »