19-22 Aralık 2000: Kanla Yazılan Tarih 

Ozan Emre

19-22 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş” adı altında sabaha doğru 20 hapishaneye eş zamanlı polis ve ordu gücüyle komünist, devrimci tutsaklara karşı gerçekleştirilen saldırılarda 28 devrimcinin öldürülmesi ve yüzlercesi yaralı olmak üzere işkencelerle tutsakların tecrit, tredman f tipi hapishanelere zorla götürülmesinin üzerinden 21 yıl geçti. Bu önemli ve unutulmayacak tarihi gün hem günün siyasal niteliğini, burjuvazinin devrimci sınıf güçlerine karşı acımasızlığını, sınır tanımazlığını gösterdiği kadar, hem de komünist, devrimci kuvvetlerin üstün cesaret ve adanmışlıkla kahramanca başeğmez direniş geleneğine eklenmiş bir halka olması bakımından da unutulmazdır.

Hapishaneler egemen sınıfın diğer sınıfları baskı altında tutma aracı olan devletin önemli bir parçasıdır. Sadece bize özgü değil, kiminde akla durgunluk verecek düzeyde zalimce düzeyde, kiminde daha düşük seviyede olsa da sınıflar arasında sürmekte olan savaşımda her sömürücü düzenin olduğu her ülkede şu yada bu ölçüde hapishaneler birer zulüm merkezleridir. Sınıf bilinçli proletaryanın en ileri kuvvetlerinin ezilip, uzun zamana yayılmış tecrit, baskı ve şiddetle sindirilmesi ve ideolojik olarak teslim alınması gayesine uygun olarak kapitalist devlet hapishaneleri kanun ve uygulamalar, teknolojinin kullanımı ve yaşamın mutlak denetim altına alınması yönünde son sınırına vardırılmıştır. Fransız devriminde halkın ilkin bastığı Bastil zindanları, Rusya’da Kara hapishanesi, İran’da Evin, Vietnam’da Saygon zindanı, Peru’da yüzlerce Maoist komünist tutsağın öldürüldüğü hapishaneler, Türkiye’de Diyarbakır zindanı ve adını saymadığımız birçok kötü ünlü hapishaneler gerçeği sömüren sınıfların vahşet ve kötülüklerinin genel bir nitelikte olduğunu gösterir örneklerdir. Elbette zulmün karşısında devrimci sınıfın direnişinin de evrensel nitelikte olduğu akılda tutulmalı.

Hapishaneler Burjuvazi İçin Güvence Halk İçin Tutsaklık ve Zulümdür

Türkiye emperyalizme bağımlı yarı-sömürge bir ülkedir ve faşizm ile yönetilmektedir. Her baskı biçiminin sınıf niteliği ve ekonomik temeli vardır. Baskının sürekli arttırılmasına ihtiyaç duyan hangi sınıftır? Hangi sınıfın özgürlüğü için kimler, hangi sınıflara baskı uygulanıyor? Emperyalizme bağımlı komprador Türk burjuvazisi ve kırdaki burjuvaziden başka bir şey olmayan büyük toprak sahipleri faşizmin baskı politikasına dayanan sosyalizm için mücadele eden devrimci proletarya ve ittifaklarının baş düşmanı sınıftır. Hapishanelerde gerçekleşen her bir katliam, sonu gelmeyen baskı ve cezalandırma türleri, egemen sınıfın faşist diktatörlükle işçi sınıfı ve tüm emekçi halk yığınlarına uygulanan amansız baskı ve ihtiyaç duyulduğunda başvurulan katliam politikasından bağımsız değildir. Köylünün sermaye yararına sömürülmesi, üretim araçlarından koparılması, azami kâr sağlayan emek gücü sömürüsü çarkının işlemesi, Kürdistan’ın ve Kürt ulusunun yağma alanı içinde köleleştirilmesi, ucuz emek gücü potansiyelinin korunması ve yabancı ve yerli sermayenin ihtiyaçlarının karşılanması aşırı şiddet ve baskı olmadan yerine getirilemez. Kürtlere karşı savaş sürüyor, komünist sınıf hareketinin yok edilmesi, ezilmesi politikası hiç gevşetilmedi, aksine daha da sertleşti. Din ve inanç özgürlüğü, kadın ve erkek cinsler arası eşitlik, fikir hürriyeti, toplanma, yürüyüş, örgütlenme özgürlüğünün kullanımı ve devletin demokratikleştirilmesine yönelik istekleri söz ve eylemleriyle gösteren toplumsal kesimler hemen devletin balyozuyla karşılaştılar, karşılaşıyorlar. Hapishaneler, her dönemde egemen sınıfın faşist baskı politikasının son derece önemli parçası olmuştur. Bu bakış açısıyla hapishanelerin sınıf çatışmasının özgün koşulları içinde burjuvazi ile proletaryanın siyasi ideolojik iradesinin keskin bir biçimde karşı karşıya geldiği alanlar olduğunu sıklıkla belirtiyoruz. Bu alandaki uzlaşmaz sınıfsal irade karşıtlığının koşulları devlet aygıtına sahip egemen sınıfın lehine devrimci sınıfların ise aleyhine olmasına rağmen devrimci proletaryanın ideolojik gücü karşısında çaresizdirler. Fakat bu durum devrimci kitlelerin, öncü, önder güçlerin tutuklanmasına engel değildir. Sınıflar arası çelişki ve çatışma sertleşip keskinleştikçe hapishaneler devrimci yığınların kapatıldığı toplama kamplarına döner.

Faşist Kemalist diktatörlüğün tarihçesine bakıldığında cumhuriyetin başlından itibaren hapishanelerde komünistler, devrimciler, Kürt yurtseverler, azınlık milliyetler, dini topluluklardan yurttaşlar, demokrat, ilerici yazar ve aydınlar, çeşitli muhalif kesimlerin olması faşist statükonun korunmasıyla ilgili bir sonuçtur. 

1920 ile 1938 arasında Kürtlere yapılan soy kırım harekatları sonrasında Kürt liderler darağacında idam edilmeden önce binlerce tutsaklarla birlikte korkunç kötü koşullardaki hapishanelerde tutuldular ve her türden eziyet ve işkenceye uğradılar. Öldürülenlerin mezarları bile bilinmiyor, gizlendiği için.

Sınıflar arasında işbirliği çizgisinde ve sosyal şovenizmle kirlenmiş olmasına rağmen TKP kadro ve üyeleri 1020 ile ’60 yılları arasında çeşitli dönemlerde uzun yıllar son derece ağır koşullar altında hapishanede tutuldular. Mevcut durumda övünülen hapishaneler gibi “yüksek güvenlikli” denilmiyordu, tecrit sistemi üzerine oturtulmuş infaz biçimi yoktu, ama cezalandırma biçimleri farklıydı kör hücrelerde tutulma, zincire vurma, kitap yasağı, düşünceye cezalandırma, falaka, eziyet ve işkence hep vardı. Birde 1940’larda “varlık vergisi” adı altında mallarına el konulan Rum ve diğer azınlık milliyetlerden insanların Aşkale Toplama Kampı’na yollanması, keza 27 Mayıs 1960 faşist askeri darbesinden üç gün sonra çeşitli sınıflara mensup ileri gelen 400 Kürdün Sivas Toplama Kampı’na kapatılmaları gibi olaylar ise hapishanelerde tutulmanın ötesinde daha tehlikeli ve imha potansiyeli içeren insanlığa karşı işlenmiş suçlardır.

1951’de TKP üyelerinin Sansaryan Han’ın tek kişilik hücrelerinde 2,5 yıl tutulmaları 1945 sonrası yeniden yapılandırılan ve ABD emperyalizminin kontrolüne giren Türkiye’de gelişecek sınıf mücadelesine karşı izlenecek azgın faşist politikayı göstermiştir. Özcesi 1960’lı yıllara kadar kaba dayak, falaka, tehdit, zincire vurma, çeşitli işkencelerin yapılması, karanlık; kör hücrelerde tutma gibi uygulamalar 1970’lerin başında daha sert saldırgan ve ağır işkence biçimlerine dönüşmüştür.

1971-72 Devrimci Atılımı ve Hapishanelerde Değişen Politika

1970’lerin başında sınıf mücadelesi silahlı biçim aldı. Partimiz TKP (ML) (Bugünkü MKP önceli), THKP/C, THKO gibi örgütlerin tarih sahnesine çıkmasıyla birlikte çok geçmeden gözaltında sistemli işkence, öldürme ve hapishane politikasında yeni bir aşamaya geçilmiştir. 

Devletin gizli yasasını uyguladığı bilinen Özel Harp Dairesi 1952’de kurulmuş ve ABD kontrgerilla örgüt talimnamesi doğrudan Türkçeye çevrilerek ABD-NATO uzmanları tarafından unsurları eğitilmiştir. Gayri nizami diğer ifadeyle kuralı olmayan savaş yöntemleriyle devrimci kitlelerin ezildiği bu karanlık ve kirli savaş biçiminin bir ayağı da gözaltı merkezleri ve hapishanelerdir. 1970’lerden sonra hapishanelerde 12 Eylül sürecinde yapılan canice katliamlar ve gerçekleştirilen devrimci direnişler bu gerçeği fazlasıyla kanıtlamaktadır. Devrimci önderler Deniz, Hüseyin, Yusuf idam edildiler. Mahir Çayan 9 yoldaşıyla Kızıldere’de, Sinan’lar Nurhak’ta katledildiler. Marksist sınıf teorisinde doğru fikirleriyle mücadelemizde çığır açan komünist önder İbrahim Kaypakkaya ise Diyarbakır’da üç ay sürdürülen işkenceler sonucu öldürüldü. 12 Mart 1971 askeri faşist darbesiyle sınıf hareketine taarruz yapıldı, komünist devrimciler sistemli işkencelerden geçirilerek hapishanelere dolduruldular. Sınıf hareketi ciddi darbe aldı ve ezildi. Tutuklamalar kitlesel biçim alınca hapishanelerde biriken devrimci potansiyele yönelik teslim alma politikası esas olarak 12 Eylül faşist darbesiyle şiddet araçlarıyla derinleştirildi.

1970’lerin ortasında yeniden yükselmeye devam eden toplumsal hareket ve toparlanan devrimci güçlerin gelişimi 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesiyle durduruldu. Emperyalist sermaye ve işbirlikçi burjuvazinin çıkarlarına uygun olarak 24 Ocak ekonomik kararları ordu gücüyle uygulamaya konuldu. AKP-MHP bloğunun mevcut yönetiminde görüldüğü gibi o dönemde dış borç açığı, borç ödeme krizi, derin işsizlik yoksulluk, bazı temel gıdalara ulaşamama durumu vardı. Ayrıca yoksul haliyle kırdan kente doğru göçü hızlanan köylülük ve ne önemlisi de bu zor toplumsal koşullarda emekçi kitlelerin sosyalizm fikri ve mücadelesine açık olmalarıydı. Bu nedenle faşist ordu sermayenin emriyle kılıcını çekti. 

12 Eylül aynı zamanda hapishanelerde vahşet boyutunda işkence demekti. Mamak, Metris, Davutpaşa, Elazığ, Erzurum ve diğer hapishanelerde komünist, devrimci tutsaklar ideolojik ve siyasi olarak teslim alınması amacıyla saldırılar, baskılar ve işkence günlük olağan uygulamaya dönüştü. Bu uygulamaların en zalim ve vahşet olanları Diyarbakır 5 Nolu hapishanesinde yapılmıştır. Sınıf mücadelesine ek olarak egemen ulus burjuvazisi “Türkçülüğü” Kürdistan şehri Diyarbakır’da başkaldırmış Kürt devrimcilere ve dahası Kürt ulusuna bu yazıda sıralayamayacağımız türlü türlü işkencelerle göstermek istemişti. Fakat sinmek yerine Kürt ulusal mücadelesi gelişti. 

1980 ile 1990 arasında devrimci tutsakların büyük acılara katlanarak gerçekleştirdikleri direnişlerle teslimiyete geçit verilmedi. Devrimciler idam edildi. İşkence ve teslimiyet dayatmalarının sonlandırılması için Diyarbakır hapishanesinde 4 Mart 1981, 14 Temmuz 1982, 1 Eylül 1983 ve Ocak 1984 tarihlerinde gerçekleştirilen Ölüm Orucu direnişlerinde 7 tutsak ölümsüzleşti. Keza 21 Mart’ta Mazlum Doğan yaşamına son vermiş, 18 Mayıs 1982’de 4’ler işkenceyi protesto ederek bedenlerini ateşe vermişlerdi. Maoist Komünist Partisi bu Ölüm Oruçları direnişlerinde yer almıştır. Anlaşıldığı üzere devrimci yaşam can bedeli korunmaktadır.

Mehmet Beyhan, Ali Sarıbal, Medet Özbadem, Mehmet Kalkan yoldaşlarımızın da olduğu 50’ye yakın devrimci tutsak Diyarbakır 5 Nolu’da katledilmiştir. Metris hapishanesinde Tek Tip Elbise giydirilmeye ve saldırılara karşı 1984’te yapılan Ölüm Orucu direnişinde dört devrimci ölümsüzleşir.

Faşist devlet diktatörlüğünün azgın baskısına rağmen teslimiyet bayrağını çekenler olsa da devrimci mücadele sürdü. Sınıf hareketinde yeniden bir canlanma süreci başladı. Kürt ulusal hareketinin gelişmesi ve sınıf hareketinin silahlı biçimlerle kendisini hissettirmeye devam etmesi, ileride devletin uygulamaya koyacağı devrimcileri tutacağı sistemin 1989’da “Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK 16. Maddesi tek ve 3 kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel infaz kurumlarında infaz edilir)” şeklinde düzenleme yapılarak tecrit, tredman tipi hapishanelerin yasal temelinin atılması aynı dönemde olur. 

1990’lı Yıllarda Saldırılar, Katliamlar, Direnişler

1980 ile’90 arasında 80 ile 100 kişilik kalabalık koğuşlarda işkence ve baskılarla teslimiyet dayatılıyordu, 1990’larda ise hapishanelerde uygulama fiili saldırı ile tutsakların katledilmesi biçimini aldı. Çünkü 12 Eylül işkencecileri devrimci tutsakları teslim alamamıştı. Bu dönemde direnişlerle kazanılmış haklar yine direnerek korundu. ‘90’ların başlarında silahlı mücadele ve gerilla savaşının ivme kazanmasıyla devletin karşı saldırısında büyük yoğunlaşmayla beraber politik tutsakların sayısında yeniden artış oldu. Egemen sınıflar bir yandan sınıf hareketinin devrimci güçlerine saldırıları tırmandırırken, öte yandan 12 Eylül’de siyasi çizgide teslimiyet bayrağını çekmiş akımların reformculuk yönelimiyle kapitalist sisteme entegre olmalarına alan açtı. Mevcutta muhalefet cephesinde egemen burjuvazinin Kemalist sınıf partisi CHP’nin solunda duran ÖDP (Sol Parti), EMEP bu dönemde 1990’ların ortasında oluştular ve daha sonra ve 2000’li yıllarda reformist, legalist akıma yeni katılanlar aldı başını gitti. (“Komünist, sosyalist” iddialı parti ve örgütler arasında CHP’ye “burjuva sol” diyenlere mevcutta yenilerinin katılmasının ise dikkat çekici olduğunu da not düşmeliyiz.) Aynı dönemde sınıf hareketine karşı kullanılan burjuvazinin bilinen ikili havuç-sopa taktiğinin başarısız olduğu da söylenemez. Reformist tasfiyeci partiler devrimci tutsakların direnişlerine destek olmadılar, katledilmelerine sessiz kaldılar.

1995’te Buca’da 3, 1996’da Ümraniye hapishanesinde 4 devrimci katledildi. Saldırılar artarak devam etti. 6-8-10 Mayıs 1996 A. Bakanlığı genelgesiyle f tipi tecrit-tredman sisteminin ilk denemesi olan tabutluk denilen Eskişehir hapishanesinin açılmasına komünist devrimci hareket ’96 Ölüm Orucu direnişiyle cevap verdi. Siper yoldaşlık ruhuyla geniş katılımla gerçekleşen ve 12 yoldaş ve siper yoldaşlarımızın ölümsüzleştiği Ölüm Orucu ve SAĞ direnişiyle zafer kazanıldı. Eskişehir tabutluğu kapatıldı. 12’lerimiz siper yoldaşlık ruhuyla direnerek kazanmanın simgeleri olarak devrimci mücadeleye güç vermeye devam ettiği gibi devrimci güçler arası ortaklaşma ve mücadele ruhunu yozlaştıran her hatalı tarza karşı da bir tutunma halkasıdır. Sınıf düşmanına karşı birleşmeyi öğrenemeyenler başarılı olamazlar. 

Hücre tipine geçiş girişiminin geri püskürtülmesi üzerinden fazla zaman geçmeden 1996’da Diyarbakır hapishanesinde demir çubuk ve çivili kalaslar kullanılarak yapılan saldırı da 10 Kürt devrimci katledildi. 

F tipi tecrit sistemine geçmeden önce 19-22 Aralık saldırısında görev alacak birlikler kullanılarak 1999’da Ulucanlar hapishanesinde 10 devrimci tutsak daha katledildi. Bu saldırıda devrimci hareketlerin 19 Aralık’ta gerçekleşecek büyük kapsamlı saldırı karşısında gösterebileceği yanıtın boyutu test edildi. Keza aynı içerikte peşi sıra Burdur ve Bergama hapishanelerine saldırı gerçekleşti. Medya da ise f tipi hapishanelere geçiş için kara propaganda yoğunlaştırıldı. “Teröristler hapishanelere hakim” “devletin egemenliği yok” vs. vb. düşünce sürekli biçimde pompalandı. Savaşta ilk kurşun yine burjuva medya ile sıkılmıştı. Böylece tecrit sistemine geçiş şartları olgunlaştırıldı.

19 Aralık Saldırısı Öncesi Ekonomik, Siyasi Durum

2000 yılına işçi sınıfı ve tüm halkı daha da yoksullaştıran ekonomik krizle girilmişti. 12 Eylül ’80 faşist darbesiyle uygulandığı gibi DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti Dünya Bankası, İMF ekonomik programının acı reçetesini halka içirmeye hazırlanıyordu. Emperyalist sermayenin programını uygulayan D. Bahçeli MHP’sinin “milli/yerli”lik nutuklarına bakmayın.

Öte yandan Sovyetlerin yıkılmasından sonra kapitalist sistemin dünya işçi sınıfı ve halklarına barış ve özgürlük getireceği, ultra kültürcü ve herkesin istediği her şeye ulaşabileceği söyleniyor ve “sınıf mücadelesi” ve “sınıflar arası çatışma”nın tarihe karıştığı, bir daha dirilmemek üzere “komünizmin öldüğü” içerikli burjuva küreselleşme teorileri pompalanıyor, ideolojik kuşatma daraltılıyordu. 

Türkiye’de AB rüzgarı estiriliyor özgürlük ve demokrasi mabedi olarak gösteriliyordu. A. Öcalan’ın teslim edilmesiyle PKK’nin stratejik çizgisi değişmiş, bağımsız Kürdistan’dan vaz geçilmiş, “devletsizlik artı demokrasi” tezleri Marksizm karşıtlığı üzerine bina edilmiş, “devlet kirletir” aşamasına geçilmişti. Qandil ve Avrupa’dan ‘99’da “barış grupları” gelip teslim olmuştu. Sadece PKK için değil, komünist, devrimci hareket için silahlı mücadele döneminin kapandığı propagandası yaygınlaştırılmıştı. Devrimci örgütlerin silahlı eylemleri “provokasyon” olarak değerlendirilmekteydi. Bu yozlaşmış, tasfiyeci politik atmosferde tecrit-tredman tipi hapishanelere geçiş saldırısına karşı başlatılan Ölüm Orucu direnişi bile “barış sürecine zarar veriyor” şeklinde değerlendirildi aynı yapılar tarafından. Devrimci hareket ile aralarına mesafe koyan ÖDP (Sol Parti), EMEP, SİP (TKP oldu) gibi reformcu partiler tamda temsil ettikleri küçük ve orta burjuvazinin siyasal eğilimine uygun tavırlarla direnişe destek vermeyerek burjuvaziye yardımcı oldular. 

19-22 Aralık 2000 hapishaneler katliamı devrimci sınıf hareketine yönelik sömürücü egemen sınıfın ihtiyaç duyması halinde büyük bir barbarlık boyutunda saldırı niteliği taşıdığını gösteren bir tarih olması yanında komünist, devrimci hareketin ideolojik ve siyasi çizgisine etkisi olan tarihi bir eşiktir. ‘90’ların ortasında görülen ve büyümeye devam eden kırılma 19-22 Aralık’tan sonraki süreçte bir çok devrimci örgütte bir dağılma ve tasfiyeye dönüşmüştür. Reformist tasfiyeci yönelimin eğrisi tırmanmaya devam etmiştir. Reformizme karşı proletaryanın bayrağını omuzlayan ve devrimci çizgiye yön veren Maoist Komünist Partisi kapsamlı ve şiddetli saldırıya uğramış MGK merkezli planlamayla partimizin 5. genel sekreteri Cafer Cangöz; beraberindeki MK üyeleri ve delegelerle önderlik kademesini oluşturan 17 yoldaşımız imha edilmiştir. Sağ savrulmaya alan açılırken, komünistlere karşı imha saldırısı ve kuşatma konsepti işledi.

Sınıf hareketinde reformist akımın genişlediği irili ufaklı parçaları içine çektiği 2000’lerin başındaki zemin aynı zamanda Ortadoğu’da uygulamaya konulan emperyalist politikaya uygun biçimde yeniden konumlandırılan Türk burjuvazisi ve AKP hükümetlerinin üzerinde yükseldiği zemindir. Ortadoğu ve K. Afrika’da emperyalistlerin tüm yıkım ve saldırı planlarında Türk devleti kullanılmıştır.

Yeni konum alan egemen sınıfın komünist devrimci harekete yönelen şiddetli saldırıların dayandığı ekonomik, siyasi atmosferde f tipi tecrit-tredman sistemine karşı hapishanelerde yükseltilen direniş bayrağı, her türlü bedeli göğüsleyen mücadele hattının devrimci iradesini yansıtıyordu ve tarihi önemdeydi. Devrimcilik iddialı her örgüt ve proleter nefer bu devrimci irade ve kararlılıktan öğrenmeli.

20 Ekim 2000 Ölüm Orucu Direnişi

Yüksek güvenlikli olarak tanımlanan ve tecrit-tredman işleviyle planlanmış hapishanelerin ihalesi 1999’da yapıldı. Ekonomik krizde halk perişanken AB’nin sapladığı fonlarla f tipleri inşa edildi. Devletin kapsamlı planı somutlaşınca o dönem Cezaevleri Merkezi Koordinasyonu (C.M.K) bileşeni parti ve örgütler tecrit, hücre tipi saldırıya nasıl bir direniş biçimiyle karşı koyabileceği üzerine 9 ay boyunca tartışmalar yürüttüler. Ne yazık ki saldırının kapsamına denk düşen ciddiyette devrimci hareketin bütünü ortak tutarlı bir duruş sergileyemedi. Kimisi “zamanlama hatalı” kimisi “Ö.O değil fiili direniş” kimisi “f tipine götürülünce duruma göre” kimisi de başka gerekçeler ileri sürdü. Özcesi MKP ve DHKP/C dışında diğer örgütler Ölüm Orucunu savunmadılar ve ortak duruş sergilenemedi. Bu tutum direnişi zayıflatan önemli bir faktördür.

Maoist parti başından itibaren tecrit-tredman hücre tipi hapishane sistemine geçiş saldırısına Ölüm Orucu direnişiyle karşı durmanın devrimciler açısından ertelenemez bir görev olduğu fikrinde netti. Basına gösterilen hapishanelerin açılacağı kesinleşmişti. Direnişin daha fazla ertelenemeyeceği hususunda anlayış birliğine varıldıktan sonra 20 Ekim’de Ölüm Orucuna dönüşecek süresiz açlık grevi MKP, DHKP/C tarafından başlatıldı. Aynı tarihte Ölüm orucu direnişine TKİP katılma kararı aldı. Diğer örgütlerin direnişe katılmamaları sübjektif gerekçeler ileri sürmeleri, topyekun direnme ihtiyacını baltalayan oportünist bir karardı. Bu örgütlerde savunduklarının aksine f tiplerine götürüldükten bir süre sonra Ö.O’na başladılar. Hala hatalı kararlarını kabul etme olgunluğunu gösteremeyenler gerekli dersi çıkarmasalar da tarihi süreç direnişimizin gerekliliğini ve zamanlamasının doğruluğunu göstermiştir. 

Ölüm Orucu direnişi tecrit sisteminin fiziki şartlarını değiştirmeye yeterli gelmedi, ama hücre tipi hapishanelerde teslimiyet amacına karşı direnişle örülen devrimci yaşamın temelini oluşturdu. Islah etme (treidman) ve teslim alma amacı üzerine oturtulmuş sistemde Ölüm Orucu direnişi ideolojik olarak kazanılmış zaferin somutlaşmış eylemidir. 

19 Aralık’tan önce 40’lı günlerde burjuva medya kesintisiz olarak, direnişin kitleler üzerinde yarattığı haklı ve olumlu etkinin kırılması için kara propaganda yaptı. Tecrit hücrelerinin “güzelliğini” anlatmayı bırakmış, insancıl retorikle devlete “Ölüm Orucundakileri kurtarın” çağrısını öne çıkarmıştı. Öte yandan maketler üzerinde Gölbaşı’nda bir yıl önceden eğitilmiş askeri birlik ise tutsakları öldürecekleri askeri harekatın başlatılacağı günü ve talimatı bekliyorlardı.

Tüm karalama, katliam ve baskın tehditlerine rağmen Ölüm Orucu direnişi 1,2 ve 3. ekiplerle kararlıca sürdürülüyordu. 20 Ekim direnişi gerek katılım sayısı gerekse uzun süresi bakımından dünyada başka örneği olmayan tarihi bir direniştir. Devrimci tutsakların geliştirdiği direnişle dile getirilen haklı ve meşru istekler hiç dikkate alınmayarak bir kez daha katliam politikası devreye kondu ve 19 Aralık’ta saldırı emri uygulandı.

19-22 Aralık Hapishaneler Saldırısı, Katliam ve Direniş

Ölüm Orucu direnişi sürerken tecrit, hücre tipi hapishanelere geçişin durdurulması için gönderilen aracılarla tutsak temsilcileri arasında 9 Aralık’ta başlayan görüşmeler 16 Aralık’ta devlet tarafından sonlandırıldı. Buna rağmen yanıltma taktiği ile 18 Aralık’ta bir görüşme daha yapılmıştır. Bu son görüşmenin kamuoyunu hazırlama aracı haline getirildiği A. Bakanlığı ve devlet yetkililerinin açıklamalarıyla anlaşılmıştı. Daha sonra 19 Aralık ile ilgili açılan mahkemeler dosyasına giren resmi belgelerde görüldüğü gibi İstanbul C. Başsavcısı F. Çitici tutsak temsilcileriyle görüşmeye 18 Aralık’ta gelirken 16-17 Aralık’ta hapishanelere askeri harekat yapılması iznini imzaladığı ortaya çıkmıştır. Yani görüşmeler taktik düzeyde hem direnişçilerin yanıltılması, hem de saldırıya uygun zemin oluşturulması için yapılmıştır. 

19 Aralık’ta saat 4.30’da 20 hapishaneye eş zamanlı saldırı düzenlendi. Bayrampaşa’da 12, Ümraniye’de 5, Çanakkale’de 4, Bursa’da 2, Adana’da 1, Çankırı’da 2, Uşak’ta 2 olmak üzere hapishanelerde 28 devrimci öldürüldü ve bu öldürme fiiline “Hayata Dönüş” dediler. Resmi rakamlar yapılan bu harekatta 8 bin 335 askeri personelin görev aldığı, 20 binden fazla gaz bombası kullanıldığı belirtilmektedir. Duvar ve çatılarda açılan deliklerden hortumla verilen gaz oranı ve insan etini eriten kimyasallar hakkında ise açıklamada bulunulmamıştır. Helikopterler kullanılmış, çatılara kanas türü suikast silahları yerleştirilmiş hedef gözetilerek ateş açılmıştır. Öldürülenlerin dışında onlarca devrimci tutsak yaralanmış, sakat kalanlar olmuştur.

19-22 Aralık saldırısına direnen tutsaklara hapis cezaları verilirken, tutsakları öldüren devlet görevlilerinin bir teki bile ceza almamıştır, göstermelik yargılamalar beraat ile sonlandırılmıştır.

Türkiye devrimci hareketi 19-22 Aralık saldırısında kahramanca direnmiştir. Direnişte yitirdiğimiz yoldaşlar ve siper yoldaşlarımızı mücadelemizin ölümsüz savaşçıları olarak saygıyla anıyoruz. Proleter devrimci sınıf savaşımızda yeni kuşaklara bugünde tarihimizin bu onurlu ve şanlı direniş ruhu güç vermektedir. 

Belirtmeden geçmeyelim, “Ölüm Orucu direnişine erken başlandı” veya “uzlaşmayla çözülebilinirdi”, “Ölüm orucu sürdüren örgütler işi yokuşa sürdü ve görüşmeyi kestiler”, “hapishaneler hoyrat kullanıldı” vb. vs. nedenlerle operasyon olmuştur türü demagojik, manipülatif içerikli burjuvazinin pompaladığı bu aldatmacalara ortak olan ve bize saldıran küçük-burjuva örgütlerin oportünist tutumu da çökmüştür. Çünkü Ölüm Orucu direnişinden bir yıl önce askeri eğitimlerin, planların yapıldığı, askeri talimatların yazıldığı mahkemelere yansıyan belgeler aracılığıyla gerçekleri konu ile ilgili herkes görmüştür. Direniş faşist devletin saldırı planını zorlaştırmış, engel olamamıştır. Direniş başlatıldığı için değil, tecrit-tredman hücre tipi hapishaneleregeçiş için 20 hapishaneye saldırı yapılmıştır.

Direniş Sürüyor, Sürecek!

22. yılında komünist, devrimci tutsaklar tecrit-tredman hücre tipi hapishanelerde direnmeye devam ediyor. Sınıf mücadelesinde öncü güçlerde zayıflama ve dağınıklık, keza kapitalist düzen içinde demokrasi arayışına yönelmiş reformcu savrulma sadece sermayenin emek güçlerine baskısını kolaylaştırmıyor, aynı zamanda tutsaklar üzerinde yıllar içinde daha da ağırlaştırılan tecrit ve saldırı politikasını da kolaylaştırıyor. İktidarın kazanılması hedefli sınıf bilinciyle hapishanelerde olup bitenlere bakılması zaruridir. 20 Ekim Ölüm Orucu direnişi ve 19-22 Aralık direnişi iradesi nasıl bir duruşa sahip olunması gerektiğini öğretmektedir. İktidar bilincinden uzaklaşmış ama görüntüde sosyalist iddialı birçok parti, örgüt ve çevrelerin devrimcilere yönelik başlı başına saldırı, teslim alma içerikli infaz rejiminin uygulandığı hapishanelerde olanlara ilgisiz kaldıklarını da not etmeliyiz.  

Devrimci tutsaklar üzerindeki baskı infaz yasasındaki son değişiklikle (Nisan 2020) daha da ağırlaştırıldı. Hapis cezası bitse bile infaz yakılarak devrimci tutsaklar bırakılmıyor. İnfaz yakma yetkisi mahkemelerden hapishanelerin İdare ve Gözlem Kurulu’na devredildi. Kimin tahliye edilip-edilmeyeceğine bu kurul karar vermektedir. 

Hasta tutsaklar bir bir ölüyorlar, öldürülüyorlar demek en doğru ifade olacak. Çünkü sistemli öldürmenin en çarpıcı örnekleridir onlar. 

Sürgünler, kitap, günlük gazete, sosyalist dergi ve gazete yasakları, sınırlandırmaları, mektup engellemeleri, ziyaretçi kısıtlamaları, çıplak arama, tedavi haklarının engellenmesi, sonu gelmeyen disiplin cezaları, hücre içinde hücre cezaları, sürgün edilenlerin ardından gönderilen eşyalarının kargo bedelinin tutsaklardan kesilmesi, hücre içi ve havalandırmayı kayıt altına alan kamera gözetim sistemi ve pandemiyle daha da ağırlaştırılan tecritin “yeni normal” haline getirilmesi, en basit insani ihtiyaçların tutsaklara karşı kullanılması ve devrimci, komünist yaşam ve amaçtan vazgeçilmesi gayesiyle sonuna kadar zorlanan infaz rejiminin uygulandığı hapishane koşullarında direniş 20 Ekim ve 19-22 Aralık direniş geleneğinin büyük mirası ve gücüyle sürüyor, sürecektir de. Bütünlüklü bir mücadele kavrayışıyla hapishanelerde artan saldırı politikasına karşı kararlıca durmak devrimci iddialı tüm yapıların görevi olduğu da unutulmamalıdır.     

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Next Post

İzmir’de düzenlenen baskınlarda 7 kişi gözaltına

Çar Ara 22 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Haber Merkezi: İzmir’de yapılan ev baskınlarında HDP MYK üyesi Emin Orhan ve ETHA muhabiri Ertürk Yılmaz’la birlikte 5 kişi gözaltına alındı. İzmir’de sabah saatlerinde bazı evlere polislerce baskınlar düzenlendi. Ev aramalarının ardından Halkların Demokratik Partisi (HDP) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Emin Orhan, Etki […]

Kategoriler


Translate »