12 EYLÜL FAŞİZMİN ZİNDANLARINDA BİR GARİP -3

Kasım Koç

Bu öykü yaşanmış bir gerçek olayın öyküsüdür. Öyküdeki yer, mekan, zaman ve karekterler de gerçektir.

3. Bölüm

Masada oturan askeri komutanın elinde Garip’in kimliği duruyordu. Kimliği evirip çevirirken derin derin peş peşe iki defa iç çekti. Tam tamına iki saat olmuştu karşısında duralı. Baygınlık geçirecek dereceye gelmişti. Sorgucu tek bir soru sormuyordu, bu durum Garip’i derinden etkilemişti. İlk defa bu kadar dehşet verici halden hale giriyordu. Neden bütün bunlar soruları, Garip’in kalbini derinden etkilemiş, gülmeyi ve sevmeyi unutmuştu. Ağlamaktan ve zulümden oluşan kelimelerden ibaret bir hayat, zıpkın gibi saplanıyordu Garip’in beynine. Sorgucu, bir ara kafasını kaldırdı Garip’in ellerini yumruk yapışına dikti bakışlarını. Garip, yumrukları çözdü, elini arkasına attı. Bu defa da kabadayıca durduğuna, karşıdakine saygı gereği yanlış yaptığına kanaat getirdi. Arkasından da ellerini çözdü, cebine koydu. Bu durumdan da masanın ötesinde duran sorgu şefi olan general rahatsız olduğunu göz altından bir bakış attı. Garip için elleri başına bela, fazlalık olmuştu.

“Adın ne?” dedi Sorgucu.

Sessizliğin bozulması Garip’i can çekişmeden kurtardı.

“Garip.” dedi yavaşça.

“Burası Hozat değil, burası Elazığ 1800 evler. Biliyorsun değil mi?”

“Evet, biliyorum.” dedi Garip.

Kuşkular ve şüphelerle kimliği bir kez daha öne arkaya çevirdi.

“Adın ne?” dedi tekrardan.

Takmışlar adıma, diye bir iç geçirdi. Ne laf anlamazsınız diyecekti ama diyemedi, sustu. Garip, içinden gelen sıcak duygulara kendisini kaptırdı. Karşısında oturanın vicdanlı olduğuna olan inancı gözlerinde parladı. Bu ana kadar hakaret, küfür ve de şiddet görmemişti. Babacan davranıyordu. Köyde davar güderken yorgunluğunu gidermek üzere su kaynağına doğru koşarak gittiği coşkuyla koştu,

“Komutanım, yalanım varsa aha bu iki gözüm çıksın. Sana anlattıklarımın tümüne Hz. Ali şahidimdir. Benim adım Garip. Ben öğretmen değilim. İlkokul birinci sınıfı tam tamına yedi yıl okudum. Her yıl sınıfta kaldım ve birinci sınıfı tekrar etmek zorunda kaldım. Kafam basmıyordu.”

“Kes sesini. Ben soru sorunca sadece cevap vereceksin.” dedi sorgucu.

“Tamam!” anlamında kafasını salladı, kışın yeli sallandıran dal gibi kafasını sallayarak onayladı Garip. Susuz çöle dönüşmüştü yüreği, su isteyecek cesareti kendisinde bulamadı. Kırık bir gülün kaderine kendisini benzetti. Düşünceleri yeniden bulanıklaştı, korkunç bir çığlık yan odada yükseldi. Hava bir an donmuş kutuplara döndü. Sorgucu, göz altından Garip’in çığlıklar karşısındaki duruşunu, mimiklerini incelemeye almıştı. Hozat’taki sorgu odasında o kadar bağırıp çağırmıştı ki, bu kalkan çığlık, onu titretmedi bile.

“Dosyan sadece senin yedi yıllık birinci sınıf hikayenle dolu. Onun dışında bir şeyler anlat evladım.”

“Tam tamına yedi yıl, kolay mı? Diğer çocuklar evlenme aşamasına gelmiş, yetim Garip ise halen birinci sınıftaydı. Ergenliğimin son durağıydı.”

“Diploman yok öyle mi? Ama dosyada senin öğretmen olduğunu hatta öğretmenleri örgütleyen, gizli bir fraksiyonun militanı olduğun yazılı. Bir uçurumun kıyısındasın evladım. Şimdi bana gerçekleri anlat ki, ben de sana yardımcı olayım.” dedi Sorgucu.

“Ben yetim bir Garip’tim. Yedinci yıl olduğunda köyümüze yeni bir öğretmen geldi, kabadayı bir öğretmendi, ‘Garip al sen şu karneni çık git evine.’ dedi bana. O an bizim dağlarda kanatlanıp semada dolanan kartallara dönüştüm.”

“Kanatlandın öyle mi?”

“Evet komutanım, kanatlandım. Mezuniyet diplomasını elime aldığımda bir anda kendimi köyün ortasında buldum. Öylece bir taşın üstünde oturup ağladığımı şimdiki gibi hatırlıyorum. Bütün köylü buna şahit oldu. Utanmadım. Aksine gururlandım, artık benim de diplomam vardı. O gün bu gündür, o öğretmene hayran kaldım; bundan dolayı da hep öğretmen olmak istedim. Kravatı cebimde eksik etmememin sebebi de bundandır.

Ben, diploma aldığımdan ötürü de babam, bir yıl göz bebeği gibi arpayla beslediği koçu kurban etti. Gerçi babamın analığı çok kızdı ama babam aldırış etmedi. Babam da benim gibi kanatlanmıştı. İkimiz de dağlarımızdaki kartala dönüşmüştük. Semanın boşluğunda dolanan kartal kadar kendimizi özgür ve de hür hissediyorduk. Anlımdan öpmüştü babam.”

“Kartala dönüşen baban geldi alnına bir öpücük kondurdu öyle mi?” dedi Sorgucu alaylıca.

“Evet komutanım.” dedi Garip.

“İkiniz, baba oğul birlikte o gün kanatlandınız he?”

“Evet. İkimiz de kartal kadar özgürce semada uçtuk.”

“Ben de yedim bunları öyle mi?”

“Yemedin mi?”

“Yemedim, yutmadım.”

“Neden yemedin komutanım?” dedi Garip, saf saf bakarak.

“Bu ya çok aptal ya da çok zeki bir piç. Gidin bunların arkadaşlarından Ahmet Polat’ı getirin bana.” dedi Sorgucu.

Köyün en akıllı ve de cengâver çocuğuydu Garip. Bu yiğitliği kendi ana dilindendi. Kelimeleri cebinde dolu bir Garip, öylece çaresizce sorgucunun karşısında duruyordu.

Ahmet Hoca’nın, şimdi bu laf anlamazlara söyleyecekleri Garip’in geleceğini belirleyecekti. Ahmet Hoca, ince uzun bedeni lacivert takımın içerisinde cılız mı cılız, ince bir fidanın dalının rüzgardaki sallantısını andırıyordu. Gözlerinin altı morarması, esmer tenli olmasından ötürü pek de göze çarpmıyordu.

Ahmet Hoca kapıda göründüğü an, “Gulum Garip, korkmana gerek yok, gerçekleri söylemeye devam et.” dedi.

“Gerçekleri söylemenin karşılığı bu mekanda yok.” diyecek gibi oldu lafları ağzında tuttu, diyemedi. Garip de kendisinden şüphelenmeye başlamıştı, birdenbire bulunmaz bir kişilik oluvermişti.

Sorgucu masanın arkasında sırıtarak, “Doğruları anlatmasına yardımcı oluyoruz Öğretmen Efendi. Bu topluma örnek olmanız gerekirken düştüğünüz hale bakın.” dedi Sorgucu.

“Gulum, halimize diyecek yok. Bildiklerimizi söyledik, bunu suç saydınız. Bak bu zavallı köylüyü ne hale getirmişsiniz? Bunun her yeri tehlike olsa ne yazar?” dedi Ahmet Hoca.

“Bu gariban diye gösterdiğin öğretmenin adı ne? Hangi okulda görev yapıyor? Gerçekleri söylesin bırakalım gitsin.” dedikten sonra döndü emrindeki subaya, “Garip’i hücreye götürün” dedi Sorgucu.

“Bu bir köylüdür. Zımeq köyündendir. Gulum neden anlamak istemiyorsunuz. Tek suçu bizim masamızda oturmasıydı.” diye sürdürdü konuşmasını Ahmet Hoca.

“Peki, seni dikkate alacağım. Şimdi bu öğretmen değil diyorsun öyle mi?”

“Evet gulum, öğretmen değil.” dedi Ahmet Hoca, ince uzun kemik parmaklarını da salladı sinirli sinirli.

“Peki. Bunun adı nedir?” dedi Sorgucu tekrardan.

“Gulum, Hozat’tan başlayan bu isim hikayesi halen burada da devam ediyor. Kaç kez söyleyeceğiz. Adı Garip.”

Sorgu odası bir hayli kalabalıktı, Ahmet Hoca’nın “Garip” deyişine kahkahalarla gülenler oldu.

“Yani bu adamın adı Garip ve bu öğretmen değil, boykotu örgütlemedi öyle mi?”

“Gulum, aynen öyle. İsmi gibide gerçek bir Garip.” dedi Ahmet Hoca.

Sorgucu yerinden hafif kalkar gibi oldu. Masanın üzerinde duran daktilo için hazırladığı kâğıttan bir tanesini aldı Ahmet Hoca’ya uzattı. “Kendinden bu kadar emin konuşuyorsan ve de bu kimin neyi nesi olduğu belli olmayan Garip’in kim olduğuna dair buraya yaz. Bunun nereli ve isminin ne olduğunu yaz ve altına da imzanı at. Belki ben de inanırım söylediklerine ve adamı serbest bırakırım.” dedi.

“Ver gulum, ver yazayım. Bu insan masumdur, yetimdir. Fukaradır.” dedi, eline aldığı kağıdın üzerine şunları karaladı;

“Adı: Garip.

Köyü: Zımeq.

Bu genç bilinen bir köylünün bilinen bir ailenin üyesidir. Bu gencin masum olduğunu ve öğretmen olmadığının altına da imza atarım.” Ahmet Polat.

Sorgucuya uzattı, “Gulum bunlar yeterli mi?” dedi.

Kafidir anlamında kafasını salladı Sorgucu, kimliği eline aldı, yerinden kalktı iki parmak içerisinde Ahmet Hoca’ya uzattı, “Al oku, Garip’in ismine bir bak” dedi.

Ahmet Hoca, gözlüklerini taktı, rengi bembeyaz kesildi.

“Bizim yörede buna benzer çokça hadise var. Halk kendi arasında başka isim ile çağırır ama kimlikte farklı bir isim ile kaydedilir. Bu garibimin hikayesi de böyle bir şeye benziyor.” diye itiraz edebildi Ahmet Hoca. Mahcup olmuştu. Düştüğü bu hale yanmıyor, Garip’in uğradığı bu haksızlık karşısında kendisini suçluyor, bütün bedeni azaplar içerisinde yanıyordu.

“Senin söylediklerini ben kabul ettim diyelim. Peki kişi kendi kullandığı kimliği bilmez mi? Kütükteki kayıtlarda ismini nasıl bilmez?” dedi, öfkelendiği ses tonuna yansıdığı anlaşılıyordu. Sorgu odasında boğucu bir hava oluşmuştu. Huzursuzluk hat safhadaydı.

“Bunu götürün hücresine, Garip’i getirin.” dedi Sorgucu.

Kapıdan çıkmadan, “O, bir Gariptir. Gulum, gariptir.” dedi Ahmet Hoca.

Kimlik, sorgucunun elinde öylece soğuk bir metali andıran haliyle duruyordu.

Garip, bitkin ve solgun bir halde yeniden getirdiler sorgucunun karşısına. Sorgucu, samimi davranarak bu meseleyi çözmek istiyordu. Uçurumdan düşmeden önce yetişip el uzatmak istiyordu. Aksi taktirde bu mesele gizemiyle birlikte toprağın derinliğine gömüleceğine benzetiyordu. Sorgucu da allak bullak olmuştu.

“Söyle bakalım, seninle ne yapacağız?” dedi sorgucu.

Bilmiyorum anlamında omuzlarını yukarı kaldırdı.

“Sorduğum her soruya cevap ver lannn” dedi sorgucu. İşin ciddiyete bindiğini Garip, anlamış olacak ki, kendisini toparladı, “Tamam.” dedi.

“Bir şey söyle de biz de ikna olalım. Hade gerçek adın neyse söyle evladım?” dedi Sorgucu.

“Yalan söylüyorsam güneşin kızgın ateşi gözlerimi kör etsin ki benim adım Garip’tir.” dedi.

“Evladım, okuma yazman var değil mi?”

“Var. Lakin fazla değil.”

“Evladım, kimlikteki ismini okuyacak kadar var mı?”

Kafasını sallayarak, “Evet.” dedi Garip.

Yerinden kalktı, birkaç adım attı, Garip’in karşısına dikildi, kimliği onun okuyacak kadar mesafede tuttu.

“Oku” dedi.

Garip, kimlikteki isimi gözüne iliştiğinde nefessiz kaldı. Yutkundu. Heceleyerek okurken, koca Harput kalesinin dibinde ezildiği ruh haline döndü.

“Oku lannnn…sesli oku ben de aha bu arkadaşlarım da duysun.”

“Hay-ri”

“Ne? Anlayamadım?”

“Hayri”

“Hane senin adın Garip’ti.”

Garip, gözlerinden yuvarlanan yaşları elin tersiyle sildi.

“Cevap ver laaannnn neden yalan söylüyorsun”

“Komutanım” dedi.

“Evet, dinliyorum.”

“Komutanım, ben doğduğumda annemin kucağından beni zorlan almışlar, annemi de kovmuşlar. Annem ağlamış saçını başını yolmuş ama bu feryadı fayda etmemiş. Garipppp diye de çığlık atmış. Garip’imi bana verin demiş ama onun o feryadı babamın analığı için bir fayda etmemiş.”

Garip, bugüne kadar kimseye iç dünyasında kanayan yarasını anlatmak zorunda kalmamıştı. Şimdi, söyleyeceklerine inanmaları için anlatmak zorunda kaldığından ötürü, dizlerinin üzerine düştü, hıçkırıklara boğuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

600 bin inşaat işçisi işten atılmayla karşı karşıya

Pts Eyl 13 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Haber Merkezi: Çimento fiyatları dolayısıyla iş durdurma eylemi yapan müteahhitler sonuç alamamaları halinde inşaatlarda çalışan işçilerden yaklaşık 600 binini işten atacaklarını söyledi. Artan çimento fiyatlarını protesto etmek için 9 Eylül’den itibaren 15 gün iş durdurama eylemi başlatan müteahhitler, çimento fiyatlarının düşmemesi halinde işçi çıkarmayı […]

Kategoriler


Translate »