12 EYLÜL FAŞİZMİN ZİNDANLARINDA BİR GARİP -2

Kasım Koç

Bu öykü yaşanmış bir gerçek olayın öyküsüdür. Öyküdeki yer, mekan, zaman ve karekterler de gerçektir. Dört bölümden olşmaktadır.

2. Bölüm

“Adın ne?”

“Garip.”

“Garip ne? Ne iş yaparsın, kimsin, necisin, öğretmen kimliğin nerede?”

Garip, ilk defa karakola düşmüş, bunca sorulara cevap verecek tek cümlecik takadı kalmamıştı.

“Adım, Garip. Soyadım Çerkez. Öğretmen değilim.” dedi yutkunarak.

“Kes lan! Hangi okulda öğretmensen onu söyle yeter!”

“Bak bana, bir daha sana soru sormayacağım! Son kez soruyorum, hangi okulda öğretmenisin? Bana net bir cevap vermezsen seni doğduğuna pişman ederim.” dediğinde tiksintiyle Garib’e baktı.

Garip, sorgu şefinin karşısında utanmış, sıkılmıştı. Şefin soruları altında ne kadar da ezilmişti. Öğretmenlerinden yedi yıl boyunca yediği dayağın haddi, hesabı yoktu. Evlenme çağına gelmişti ama o hala ilkokul birinci sınıftaydı. Sorgu şefine yalvarmak geldi içinden, gururunu ayakları altına alınmasını kendisine yakıştırmadı.

“İnandığım bir şey üzerine yemin edebilirim.” dedi Garip.

“Başlarım senin yeminine. Sen hangi okulda öğretmensin onu söyle yeter bana!” dedi Komiser.

“Düzgün Baba, aha burada benim canımı alsın ki ben öğretmen değilim.” dedi Garip. Ana Fatma’nın nur yüzü ve Hz. Ali’nin kudreti üzerine yeminler etti. Bütün bunlar az gelince Hz. Muhammed Mustafa’nın getirdiği kitap üzerine yeminler edecekti ki bu fırsatı komiser ona vermedi.

“Bunu araba tekerinin içine koyun.” dediğinde önce gözlerine maske çekildi sonra elleri arkadan kelepçelendi. Bunu duyunca Garip’in dünyası karardı. Garip, önce bütün gücüyle kendisini devirmeye çalışanlara karşı direndi. Sonra yıkıldı yere. Ayaklarını taksi tekerinin içinden geçirdiler, sonra Garip’in kafasını da tekerin içinden geçirdiklerinde belinin kırıldığını sandı. Kocaman bir çığlık bıraktığı an tekeri yuvarladılar. Garip, teker içerisinde bir o duvara, bir bu duvara gidip geldi. Beyni çalkalandı. Teker içerisinde kaç km. yol aldığını o da hatırlayamıyordu. Tunceli Malatya arasındaki mesafe kadar teker içerisinde tuttular. Garip, teker içinden çıkarıldığında kendisini kaybetmişti, şuuru yerinde değildi. Beton zemine uzatıldığında köydeki yün döşekteymiş gibi rahatladı.

İkinci gün, sorgu odasında yine Garip ile sorgu şefinin kıyasıya mücadelesi başladı.

“Sen kimsin?”

“Garip!”

“Hangi okulda öğretmenlik yapıyorsun?”

“Ben Garip bir köylüyüm.”

“Peki, bu kravat nedir?” dedi.

“Hayalimde hep memur olmak vardı ama Türkçem zayıf olduğundan tam tamına yedi yıl birinci sınıfta kaldım.”

“Bana bu masalı anlatma lan…P…ç ”

“Maraş katliamını protesto etmeleri için sen mi öğretmenleri örgütledin?”

“Ben, Maraş katliamını duymuşum ama hangi tarihte ve ne zaman olduğunu bilmem”

“Sen hangi teşkilata bağlısın? Teşkilatın ismini söyle başka bir şey istemem.” dedi.

“Ben, dün köyden geldim.” Garip, her defasında bir şeyler söyleyerek onları ikna etmek istiyordu. Onu dinleyen yoktu, her defasında sözünü yarıda kesiyordular.

“Bunu falakaya yatırın!” dedi.

Garip, sabaha kadar Hozat sakinlerini uyutmayan acı, derin çığlıklar attı. Ayaklarının altından kan akmaya başladığında falakayı sonlandırdılar.

“Kravatını tak!” dedi sorgu şefi.

Hücrede oturduğu yerde kana bulanmış kravatını ıstıraplar içerisinde taktı. Derin derin inlemesi başladı. Bütün hücreler Garip’in sesine kesildi.

Üçüncü gün Garip hücreden alındığında bütün bu olup bitenlere karşı direnç sergilemedi. Kendisine böyle muamele yapmalarına bir anlam veremiyordu. Sadece bunca eziyetin anlamsızlığına öfkeleniyordu. Sorgucular da bu defa hiçbir şey sormadılar, konuşan da yoktu. Bütün çalışmalar sessizce yerine getirildi.

Filistin askısına gözleri maskeli aldılar Garip’i, ne vakit kendisinden geçtiğinin farkına varmadı.

Askıdan indirip bir gübre çuvalı gibi hücreye bıraktıklarında kendisine geldi. Beton zemin üzerinde olduğu yerde kıvrandı kaldı. Gözlerini bu karanlık dünyada açmadan kafasında bu üç günün hesabını sorgulamaya başladı. Kemiklerin üzerinden silindir geçmiş gibiydi, acı çekiyordu. Aniden vücuduna binlerce iğne saplandığını hissetti, bu ağrılar onun inlemesine neden oldu. Garip, bir kaç saat sonra kendisini toparladı, olduğu yerde oturmaya çalıştı. Kaburgalarının kırıldığı hissine kapıldı. Elleriyle vücudunu incelemeye koyuldu, kaburgaların kırıldığına kanaat getirdi. Bu duruma fazla takılmadı. Çünkü köyde kırıkları iyileştirecek kadınların olduğunu biliyordu. Biraz daha kendisini toparlamaya çalıştı, duvardan aldığı destekle daha dik durdu. Yeniden umutsuzluk çöktü ruhuna, köyü özlemişti; anne ve babasını, kardeşini düşündüğünde gözlerinden sessizce damlalar yuvarlandı ayaklarına.

Garip, önce inledi sonra, “Hocammmm…” diye bağırdı.

Ahmet Hoca, hücrenin mazgalına kafasını dayadı, “Garip, gerçekleri söyle gulum.” dedi. Ahmet Hoca’nın, sözlerine kulak verdi. Hoca’ya cevap vermeden duvardan destek alarak ayaklarının üzerine dikilmeye çalıştı.

“Hocam!” dedi Garip yeniden. Hücreler kendi aralarında konuşmaya ara verdiler.

“Gerçekleri söylüyorum ama bana inanmıyorlar.” dedi Garip’in sesi çatallıydı ve de çaresizlik vardı her tınısında.

“Aman gulum, aman bizi de kendini de yakmayasın gulum. Doğruları söylemekten geri adım atma…”

“Benim büyük bir yalancı olduğumu düşünüyor sorgu şefi. Onlara fakir bir köylü olduğumu sen anlat” dedi Garip, mazgaldan geri çekildi, olduğu yere çöktü hıçkırıklara boğuldu.

“Garip, biz senin hakkında her şeyin doğrusunu söyledik ama bize de inanmıyorlar.” dedi Bertal Hoca.

Gözlerini sildi, bin yıl düşünseydi bu yaşadıkları aklına gelmezdi. Köyde bir kış günü kurt sürüsüyle karşı karşıya geldiği vakit geldi saplandı beynine. Kendi iradesiyle dağıtmıştı kendisini çepeçevre saran kurt sürüsünü. O anki cesurca duruşunu anımsadığı an yeniden inat ve öfke hücum etti Garip’in tüm bedenine. Çelikten bir öfke Garip’in gözlerine oturdu.

Bundan sonra hiçbir suale cevap vermeyeceğine dair yeminler etti. Kendisine olan saygınlığını kazandığının hissi kabardı içinde.

Garip’i dördüncü gün hücreden çıkardıkları an çırılçıplak soydular. Üryandı. Bu hali onu öyle utandırdı ve öyle zoruna gitti ki, yer yarılıp içine girmek istedi. Müzik sesi sonuna kadar yeniden açıldı ve Zeki Müren’in, “sorma ne haldeyim…” kulaklarında inlemeye başladı.

Bunu dört gündür Garip’e dinletmişlerdi. Bıkıp usanmıştı Zeki Müren’in bu şarkısından.

Garip’i askıya aldıklarında, kaburgaları kırılıp birer cam parçası halinde ciğerine saplandığını sandı. Bu ağrılara karşı dişlerini sıktı, çıplak bedenini unuttu. Bir ara müzik durdu, kaset değiştirildi, şimdi, Ferdi Tayfur’un, “Acılar” şarkısının sesini sonuna kadar açtılar. Ferdi Tayfur’un şarkı sözleri tam da Garip’in duygu dünyasına hitap ediyordu.

“Sen kimsin? Hangi okulda öğretmenlik yapıyorsun?” bağırarak soruyordu peş peşine sorgucu.

Garip, iç organlarının birbirini sıkıştırmaya başladığını ve midesinin kalktığını sorgucuya söyleyemedi. Gözleri cam gibi kaydı ve sonrasında neler olduğunu hatırlamıyordu. Gözlerini açtığında hücrenin içindeydi. Kendine geldiğinde ağrılarını dinledi. Elleriyle göğsünü kontrol ettikten sonra giyinmeye çalıştı. Sağ ve sol hücrelerden kendisine seslenenlere cevap vermedi.

Beşinci günün akşamına kadar Garip’in hücresinin kapısını açan olmadı. Gece, müzik sesi yükseldiğinde Garip ruhen hazırlanmaya başladı. “Gelecekler şimdi!” diye mırıldandı. Kendi kendisiyle konuşmak Garip’e yabancı değildi. Çünkü o dağda tek başına davar güderken de kendisine sorular sorar ve kendi iç dünyası da onu cevaplardı.

Sorgu odasında da öğretmen olmadığını, ilkokul birinci sınıfı tam tamına yedi yıl okuduğunu söyleyecekti ki, son anda kendi kararını hatırladı. Ettiği yemini hatırlayınca sustu. Hiçbir soruya cevap vermedi, dilini kesip ona yedirmiş olsalardı bu kadar lal olmazdı.

Sorgu odasından çıkarıp ara salonda daire şeklini alan polislerin arasına attılar. Garip, başına neler geleceğini düşünmedi, umarsızca davranıyordu. Kahkahalarla gülen polisler etrafını kuşatmışlardı. Ayakta zar zor durabilen Garip, suratına balyoz gücünde yumruğu yediğinde dengesini kaybetti, iki adım geriye doğru gitti. Düşeceği an, bir diğer polis destekli yumruğu tam suratının ortasına indirdi. Gözlerinde yıldızlar parlayarak saçılıyordu çevresine, bir başka gezegene doğru yolculuk içindeydi. Aralarına aldıkları Garip’te nefes alacak mecal kalmadı, dizleri önce gevşedi sonra sere serpe orta yere düştü ve bayıldı. Kovalarca su döktüler üzerine. Doktor geldi, ağzından akan kanlara baktı. Yaralarını temizledikten sonra hücreye kaldırdılar.

Öğretmenlerin sorgusu bitmiş, Hozat emniyet amiri bunlardan istediğini alamamış olacak ki, tez elden işlemleri yaptı Elazığ 1800 evlere yollama kararını aldı. İki gün hücrelerin sadece ihtiyaçları için kapılar açıldı. Sekizinci gün, hücrelerin kapıları sonuna kadar açıldı, öğretmenleri bir araya getirdiler. Hal hatır sual ettiklerinde Garip kapıda göründü.

“Gulum, Garip!” dedi Ahmet Hoca şaşkınlık içerisinde.

Garip’in gözleri siyah balonu andırıyordu, dudakları morlaşmış, ağzında kırılan dişleri görünmüyordu. Ayaklarının üzerinde zar zor durabiliyordu. Garip, elini sol kaburgasının üzerinde tutuyordu.

“Gulum, gel otur buraya. Ah Garibim”

“Ne yaptılar sana Garip?” dedi Ali Hoca.

“Öğretmen olmadığına inanmadılar Garibimin” dedi Bertal Hoca.

Garip, konuşmak istiyor fakat ağrıları ona izin vermiyordu. İlk defa konuşmanın anlamsız ve insana bir yük olduğuna inanmaya başlamıştı.

Garip, gözaltına alındığı günden bu yana ağzına suyun dışında hiçbir şey almamıştı. Gerçi ona ekmek veren de olmamıştı.

Elazığ’a doğru yola çıkmadan önce çorba getirdiler. Garip, zor bela birkaç kaşık içebildi. Birbirlerine ikişer ikişer kelepçelediler. Garip, tek başına arkadan kelepçelendi.

Askeri ring içerisine derin bir sessizlik çökmüştü öğretmenlerin üzerine. Adı ve şanıyla ün yapan 1800 Evler’de onları nelerin beklediğini biliyordular.

Hozat’ın çıkışında Garip suskunluğunu bozdu,

“Hocam, bu polisleri siz öğretmenler yetiştirip onlara diploma verdiniz değil mi?” dedi.

“Gulum, Milli eğitimin bize sunduğu eğitim bunları yetiştirdi.” dedi Ahmet Hoca.

“Ama siz öğretmenlerin imzasıyla bunlar mezun oldular değil mi?” dedi tekrardan Garip.

Cevap veren olmadı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Next Post

Mao’nun Ardından

Cum Eyl 10 , 2021
Print 🖨 PDF 📄 eBook 📱 Paul Swezy Marksizm sınıf savaşımlarının sağladığı tarihsel deneyimlerle katılımcılarının düşünceleriyle sürekli genişliyor. Mao gibi büyük bir devrimcinin ölümü büyük bir dönemeçtir. Onun hayatı boyunca başardıklarını değerlendirmek gerekir. Mao’nun temel katkısı köylüleri dışarda tutan sınıf indirgemeci anlayışı ve basit sosyalist birikim modelini terketmesiydi. Çinli komünistler, […]

Kategoriler


Translate »